Ortadoğu'da ardı ardına patlayan bombaların ve durulmayan fırtınanın ortasında, Tahran cephesinden ezber bozan bir diplomatik hamle geldi.

Namluların ve füzelerin konuştuğu bir atmosferde kaleme alınan bu mektup, masaların devrildiği anlarda bile psikolojik savaşın en keskin hamlelerinden biri olarak kayıtlara geçti.

Milyonlarca masumun evini, geleceğini ve hayatını karartan bu çatışma sarmalında, kanlı tablodan kimin kârlı çıkacağı tartışmaları bambaşka bir boyut kazandı.

Hedef tahtasındaki bir ülkenin lideri, doğrudan üzerine bomba yağdıran devletin vatandaşlarına ulaşıp "Gerçekleri görün" çağrısı yapıyor.

Tarihi mesajda "Bu savaş gerçekten Amerikan halkının hangi çıkarlarına hizmet ediyor?" sorusu yöneltilirken, Washington yönetiminin bu yıkımda İsrail'in taşeronluğunu yaptığı vurgulandı.

Amerika'ya 'Taşeron' Suçlaması

Pezeşkiyan'ın satır aralarında Washington yönetimine yönelik çok sert eleştiriler yer aldı. ABD'nin bu saldırganlığa İsrail adına bir vekil olarak girdiği ifade edilerek, Tel Aviv'in bölgedeki suçlarını örtbas etmek için hayali bir "İran tehdidi" icat ettiğine dikkat çekildi.

Mektupta Amerikan vergi mükelleflerine doğrudan seslenilerek, "İsrail'in şimdi İran'a karşı son Amerikan askerine ve son Amerikan vergi dolarına kadar savaşmayı hedeflediği açık değil mi?" ifadeleri kullanıldı. Trump yönetiminin meşhur "Önce Amerika" sloganının mevcut tabloda gerçekten masada olup olmadığı sorgulandı.

Taş Devri Tehdidine Sert Yanıt

Körfez'i ateşe veren harekatın sivil altyapı üzerindeki yıkıcı etkileri de uluslararası toplumun vicdanına sunuldu. Kanser hastalarının tedavisinde kullanılan ilaç tesislerinin yok edilmesinin ve bir ülkeyi "taş devrine döndürmekle" övünülmesinin, ABD'nin küresel itibarına onarılamaz zararlar verdiği kaydedildi.

İran'ın tarih boyunca hiçbir savaşı başlatan taraf olmadığı, aksine 1953'teki darbeden bu yana Washington kaynaklı ağır yaptırımlara ve askeri müdahalelere maruz bırakıldığı aktarıldı. Tahran'ın sivil halkı korumak adına meşru müdafaa hakkını kullandığı vurgulandı.

MEKTUBUN TAM METNİ:

"Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

Amerika Birleşik Devletleri halkına ve çarpıtılmış anlatılar ve kurgulanmış söylemler seli içinde gerçeği aramaya ve daha iyi bir yaşam ummaya devam eden herkese:

İran—bizzat bu adı, karakteri ve kimliğiyle—insanlık tarihinin en eski kesintisiz uygarlıklarından biridir. Tarihsel ve coğrafi avantajlarına rağmen İran, modern tarihinde hiçbir zaman saldırganlık, yayılmacılık, sömürgecilik ya da tahakküm yolunu seçmemiştir. İşgal, istila ve küresel güçlerin sürekli baskısına maruz kalmasına ve komşularının çoğuna karşı askerî üstünlüğe sahip olmasına rağmen İran hiçbir zaman savaş başlatmamıştır. Aksine, kendisine saldıranlara karşı kararlılıkla ve cesaretle direnmiştir.

İran halkı, Amerika, Avrupa ya da komşu ülkeler dahil olmak üzere diğer milletlere karşı düşmanlık beslemez. Tarihleri boyunca tekrar eden dış müdahalelere ve baskılara rağmen İranlılar, hükümetler ile halkları arasında net bir ayrım yapmayı sürekli başarmıştır. Bu, İran kültürü ve kolektif bilincinde derin kökleri olan bir ilkedir—geçici bir siyasi tutum değil.

Bu nedenle İran’ı bir tehdit olarak göstermek ne tarihsel gerçeklikle ne de günümüzde gözlemlenebilen olgularla uyumludur. Böyle bir algı, güçlülerin siyasi ve ekonomik çıkarlarının ürünüdür—baskıyı meşrulaştırmak, askerî üstünlüğü sürdürmek, silah sanayisini ayakta tutmak ve stratejik pazarları kontrol etmek için bir düşman yaratma ihtiyacının sonucudur. Böyle bir ortamda tehdit yoksa, icat edilir.

Aynı çerçevede Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın etrafında en büyük askerî güç, üs ve kapasite yığınağını oluşturmuştur—ki bu ülke, en azından ABD’nin kuruluşundan bu yana, hiçbir zaman savaş başlatmamıştır. Bu üslerden başlatılan son Amerikan saldırıları, böyle bir askerî varlığın ne kadar tehditkâr olduğunu göstermektedir. Doğal olarak, böyle koşullarla karşı karşıya kalan hiçbir ülke savunma kapasitesini güçlendirmekten vazgeçmez. İran’ın yaptığı—ve yapmaya devam ettiği—şey, meşru öz savunmaya dayanan ölçülü bir tepkidir; hiçbir şekilde bir savaş ya da saldırganlık başlatma değildir.

İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler başlangıçta düşmanca değildi ve İranlılar ile Amerikalılar arasındaki erken temaslar da düşmanlıkla ya da bir darbeyle (1953’teki yasa dışı Amerikan müdahalesi) gölgelenmemişti. Dönüm noktası ise İran’ın kendi kaynaklarını millileştirmesini engellemeyi amaçlayan bu müdahaledir. Bu darbe İran’ın demokratik sürecini bozmuş, diktatörlüğü yeniden tesis etmiş ve İran halkında ABD politikalarına karşı derin bir güvensizlik yaratmıştır. Bu güvensizlik, Amerika’nın Şah rejimine verdiği destek, 1980’lerde Saddam Hüseyin’e verdiği destek, modern tarihin en uzun ve en kapsamlı yaptırımlarını uygulaması ve nihayetinde müzakereler sürerken iki kez gerçekleştirdiği sebepsiz askerî saldırılarla daha da derinleşmiştir.

Tüm bu baskılar İran’ı zayıflatmayı başaramamıştır. Aksine ülke birçok alanda güçlenmiştir: okuryazarlık oranları katlanarak artmış; yükseköğretim büyük ölçüde genişlemiş; modern teknolojide önemli ilerlemeler kaydedilmiş; sağlık hizmetleri iyileşmiş; altyapı ise geçmişle kıyaslanamayacak bir hız ve ölçekte gelişmiştir. Bunlar, uydurulmuş anlatılardan bağımsız, ölçülebilir ve gözlemlenebilir gerçeklerdir.

Aynı zamanda yaptırımların, savaşın ve saldırganlığın yıkıcı ve insanlık dışı etkisi, dirençli İran halkının yaşamları üzerindeki etkisi asla küçümsenmemelidir. Süregelen askerî saldırganlık ve son bombardımanlar insanların yaşamlarını, tutumlarını ve bakış açılarını derinden etkilemektedir. Bu, temel bir insani gerçeği yansıtır: savaş insanların hayatlarına, evlerine, şehirlerine ve geleceklerine onarılamaz zarar verdiğinde, insanlar bundan sorumlu olanlara karşı kayıtsız kalmaz.

Bu durum temel bir soruyu gündeme getiriyor: Bu savaş gerçekten Amerikan halkının hangi çıkarlarına hizmet ediyor? İran’dan böyle bir davranışı haklı çıkaracak herhangi bir somut tehdit var mıydı? Masum çocukların öldürülmesi, kanser tedavisi için kullanılan ilaç tesislerinin yok edilmesi ya da bir ülkeyi “taş devrine döndürmekle” övünmek, ABD’nin küresel konumuna daha fazla zarar vermekten başka neye hizmet eder?

İran müzakereleri sürdürmüş, bir anlaşmaya varmış ve tüm yükümlülüklerini yerine getirmiştir. Bu anlaşmadan çekilme, çatışmayı tırmandırma ve müzakereler sürerken iki saldırı gerçekleştirme kararı, ABD hükümetinin yıkıcı tercihleri olmuştur—yabancı bir saldırganın hayallerine hizmet eden tercihler.

İran’ın hayati altyapısına—enerji ve sanayi tesisleri dahil—saldırmak doğrudan İran halkını hedef almaktır. Bu tür eylemler yalnızca bir savaş suçu oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda İran sınırlarının çok ötesine uzanan sonuçlar doğurur. İstikrarsızlık üretir, insani ve ekonomik maliyetleri artırır ve yıllarca sürecek bir öfkenin tohumlarını eker. Bu bir güç gösterisi değil; stratejik bir şaşkınlığın ve sürdürülebilir bir çözüm üretememe halinin göstergesidir.

Amerika’nın bu saldırganlığa İsrail adına bir vekil olarak, o rejimin etkisi ve yönlendirmesiyle girdiği de söylenemez mi? İsrail’in, İran tehdidini üreterek dikkatleri Filistinlilere karşı işlediği suçlardan uzaklaştırmaya çalıştığı doğru değil mi? İsrail’in şimdi İran’a karşı son Amerikan askerine ve son Amerikan vergi dolarına kadar savaşmayı hedeflediği açık değil mi—kendi yanılsamalarının yükünü İran’a, bölgeye ve bizzat ABD’ye yükleyerek gayrimeşru çıkarlar peşinde koştuğu?

“Önce Amerika” gerçekten bugün ABD hükümetinin öncelikleri arasında mı?

Sizi, bu saldırganlığın ayrılmaz bir parçası olan dezenformasyon mekanizmasının ötesine bakmaya ve bunun yerine İran’ı ziyaret etmiş insanlarla konuşmaya davet ediyorum. İran’da eğitim görmüş ve bugün dünyanın en saygın üniversitelerinde ders veren, araştırma yapan ya da Batı’daki en ileri teknoloji şirketlerine katkıda bulunan başarılı İranlı göçmenleri gözlemleyin. Bu gerçekler, size İran ve halkı hakkında anlatılan çarpıtmalarla örtüşüyor mu?

Bugün dünya bir yol ayrımında. Çatışma yolunda ilerlemek her zamankinden daha maliyetli ve sonuçsuzdur. Çatışma ile etkileşim arasındaki tercih hem gerçektir hem de sonuçları itibarıyla belirleyicidir; sonucu gelecek nesillerin kaderini şekillendirecektir.

Binlerce yıllık köklü tarihi boyunca İran, birçok saldırganı geride bırakmıştır. Onlardan geriye tarihte lekelenmiş isimler kalırken, İran varlığını sürdürmektedir—dirençli, onurlu ve gururlu."

Savaşın giderek daha da derinleştiği bu kritik eşikte Beyaz Saray'ın ve Amerikan kamuoyunun Tahran'dan gelen bu sarsıcı siteme vereceği tepkiye çevrilmiş durumda.

Kaynak: Haber Merkezi