İnsan tanımlanırken, doğumdan ölünceye kadar kendisini

eğiten ve her yaş devresinde kendisine şekil veren bir varlık olarak

anlatılmaktadır. İnsan dünyaya zaten bunun için gelmiş, kendi kendisini

yetiştirsin, eğitsin ve âhirette yaşayacak hâle gelsin diye yaratılmıştır.

İnsanın yaratılış ve dünyaya geliş gayesi budur. Kendi kendini yetiştirip

eğiten tek varlık insandır.

İnsan doğduğu günden itibaren öğrenmeye başlar...

33 yaşına kadar yaparak öğrenmeye çalışır, ondan sonra

üretime geçer...

66 yaşına kadar da bildikleri ile denemeler yapar, daha

ileri bir varlık olmaya çalışır yani öğrendiklerine yeni şeyler katar; bu

sayede bütün insanlık devamlı olarak gelişir...

66 yaşına geldiği zaman, artık o babasından ve atalarından

daha ileri bir kişidir...

Evet… Bu satırları okuyan herkes; yaşına göre düşünsün ve

kendi hayatının hangi merhalesindeyse kendi “özel” durumunu ve dünyadaki

“genel” durumu değerlendirsin…

Yazar, yazı, bu köşedeki yazılar ve KİTAPLARDAN söz ettim,

bir önceki yazımda…

Her biri on kitaptan oluşan iki çalışma birden yapıyorum;

toplam YİRMİ KİTAP…

Son yirmi yıldaki çalışmalarımızın değişik muhtevalarını

KİTAPLAŞTIRIYORUM…

KİTAP yazanların hayatlarının sadece hatıralarını

anlatmasının bir anlamı yoktur, zira “yazar” zaten kendi düşüncelerini

yazmıştır ve bunları yazarken aynı anda yaşadıklarını da yazıp anlatmaktadır.

Başkasının ayrıca bunları anlatmasına veya yazmasına gerek yoktur. Kitap

yazmamış kimselerin hayatlarını anlatmaları ve/veya yazmaları gerekir...

Bizim gibi yazarların ise çağımızı, ÇAĞIMIZIN SORUN VE

ÇÖZÜMLERİNİ, teori ve pratik, ilim ve amel olarak anlatmamız, bu arada elbette

“YAZMAMIZ” gerekir...

“ÇAĞIMIZIN SORUNLARINI VE ÇÖZÜMLERİNİ” dedik… Türkiye’de bu

meseleleri dert edinen ve kendince düşünceler üretip eylemler yapan dört ana

ekol vardır:

a) CUMHURİYETÇİLER: Bunlar Osmanlıcıların devamıdırlar.

Devletin varlığı için çaba gösterirler, başka bir hedef ve gayeleri yoktur.

Bunlar bundan ötesini izah edemiyorlar...

b) UYGARLIKÇILAR: Bunlar Türkiye’yi sermaye uygarlığına

uydurmaya çalışırlar. Bunlara göre devlet ve ulus önemli değildir; “din” zaten

gereksizdir… Uygar/Batılı olmak gerekir ve yeterlidir; yani tekel sömürü

sermayesinin emrine girmek gerekir ve yeterlidir!..

c) TÜRKÇÜLER: Bunlar ulusu ve ırkı esas alır, devleti ve

hayatı buna göre yönetirler.

d) İSLÂMCILAR: Allah’a inanıyor, devleti ve ulusu buna

yöneltip yönetiyorlar...

Tekel sermayenin de iki kolu vardır; KAPİTALİSTLER ve

SOSYALİSTLER...

İslâmcılar da gruplaşmışlardır.

a) İslâmiyet’i sadece ibadetlere indirgemek, muamelatı

karıştırmamak, yenilik yapmayıp İslâmiyet’in bin sene evvelki hâlini korumak,

dünya işlerini ise akılla çözmek...

b) İslâmiyet’i bugünkü uygarlığa uydurmak... Kur’an’ı,

âyetleri ve diğer İslâmî kaynakları öyle yorumlayalım ki bugünkü Batı

uygarlığına aykırı olmasın…

c) İslâmiyet’i müçtehitlerin içtihatlarına dokunmadan,

yeniden dört delile dayanarak içtihat yapmak... Bunlar Kur’an ile diğer üç

delili eşit kabul ederler...

d) Biz diyoruz ki: Asıl delil Kur’an’dır. Kur’an Allah’ın

sözüdür, zamanla ve mekânla değişmez ve eskimez. Diğer üç delile Kur’an’ı

anlamamız için ihtiyacımız vardır, bunlar Kur’an’ı anlamada ve uygulamada

yardımcı delillerdir. Kur’an’ı tam olarak anlamamız ve hayatımızın dinî, ilmî,

iktisadî ve siyasî her alanına uygulamak için onlara ihtiyacımız vardır.

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” yani bu köşede değişik vesilelerle

anlatılan ve yazılan sistem/düzen, Kur’an’ın yeniden yorumlanması ile ortaya

çıkan bir düzendir...

Bu yorumlar dört delildeki kaynaklara dayanmaktadır: a)

Hazreti Peygamber’in Kur’an’ı yorumlamasıdır. b) Birinci, ikinci ve üçüncü

devir müçtehit âlimlerin icmaları ile sabit olan Kur’an’ın yorumlarıdır. c)

Çağımızın müsbet ilimlerine dayanarak hükümlerin hikmetlerini ortaya koymak

yani hükümleri yararları ile açıklamaktır. d) Uygulamada kolaylığın sağlanması

için hikmetleri gerçekleştirecek illetleri bulup kıyaslar yapmaktır.