Ekonomi sadece rakamsal takip edilebilecek bir alan olmaktan çıkmıştır. Birbirini sürekli etkileyen bir düzenden bahsediyoruz ve değişimler gözlendiğinde bu “entegre” sistemin dişlilerine takılan bir ülkeler zincirinin oluştuğunu görmekteyiz. Sadece maddi göstergeleri ele alarak bir ülkenin iktisadi konumunu tespit etmek ve ekonomisi üzerinden o toplumun mutlu olacağını varsaymanın modası geçmiştir.
Bugün dünyada gelirin beşte dördü, nüfusun onda birinin elinde! Yaşadığımız sadece “tek kanatlı kalkınma”dır. Bir taraf kalkınıyor, öbür taraf çöküyor.” Mutluluğa bir türlü ulaşılamıyor, iktisadi gelişme ile refaha varılmıyor. Bu yüzden: sermayenin büyümesi eşittir kalkınma şeklinde bir varsayım abestir. Çünkü, toplum sıkıştırılmış insan topluluğu değildir.
İnsanı değil binayı, fazileti değil rekabeti, paylaşmayı değil sömürüyü esas alan bütün düzenlerin sadece keder üretmesi tesadüf değildir. Patronlar kâr rekoru kırarken, işçiler asgari ücrete mahkûm ediliyorsa, bu ekonominin kime hizmet ettiğini sorgulama vaktidir! Borca dayalı bir zihniyetin ülkelere vereceği bir fayda kalmamıştır. Gelişmişlik göstergesi olarak sunulan ev ve araba gibi temel ihtiyaçların alımının, tasarruf yapılarak değil, kredi yoluyla gerçekleştirilmesi de aslında az gelişmişliğin bir örneği olmaktadır.
Günümüzde insanlar, kısa sürede para dışında da ihtiyaçlarının olduğunu görmeye başladı. Eve ekmek götürmek, çocuğunun eğitim masraflarını karşılamak, arabasının taksitini, aldığı ürünün borcunu ödemenin dışında bir hayatının olduğunu keşfetti. Çünkü asıl soruyu sormaya başladı: insan niçin çalışır Bu soru, insanı bir değer olarak gören ve hedefi, onu mutlu etmek olan bir ekonomik anlayış, derin katmanlara sirayet edecek yeni bir reform dalgasını başlatabilir. Fiyat ve finansal istikrarı sağlamaktan daha önemli olan üretim, istihdam ve rekabet odaklı dönüşümü gerçekleştirebilir. Aksi takdirde, dönüşümün beklendiği bir dönemde tamiratın devam etmesi, dönüşü olmayan bir zararın habercisi olacaktır.
“Kapitalizmin insanlığın normal hâli” değildir. Önce bu bilince ulaşmalıyız. Bu bilinci oluşturacak iktisat bilimi de: “ihtiyaçlar değil, ihtiraslar sınırsızdır” demelidir. İmkânların sınırlı olmadığını bilen toplumlar, toplumun ekonomiye değil de ekonominin topluma tâbi olduğu bilirler ve yaşanan anormal durumun sürdürülemez olduğunu görürler. Eğer yüz yüze geldiğimiz insani ve sosyal kötülükler, ekolojik riskler, birilerinin verdiği kararların, tercihlerin, politikaların sonucuysa, politikayı değiştirmenin vakti geldi!
Bütün ekonomik sorunların, “insan ekonomi için değil; ekonomi insan içindir” perspektifinde çözüme kavuşacağını bilmeliyiz. Çünkü; insanını, bir kredi kartının borcunu başka bir kredi kartı ile ödemeye mecbur eden bir ekonomi sürdürülemez. Bu yüzden, ekonomide amaçla aracın “kasıt”lı olarak karıştırıldığını idrak etmeli, sömürü değil adalet, zillet değil izzet için çalışmanın takipçisi olmalıyız. Sahi insan ne için çalışır!