Tam adı Ebû Abdillâh Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Ebî Âmir

el- Yemenî dir. Mâlikî genel kanaate göre h.93/m.712 de Vâdilkurâ nın Zülmerve

köyünde doğdu. Ailesi, daha sonra Akik mevkiine, oradan da Medine ye giderek

orada yerleşti. Medine nin o kutsallığı onu da etkisi altına aldı ve o

kutsallığı koklaya koklaya büyüdü İmam Mâlik.

İmam Mâlik in soyu Araplar ın iki ana kolundan biri olan

Kahtânîler e dayanır. Bu yüzden Kahtâniler in alt kollarına nispetle Asbahî,

Yamurî ve Himyerî nisbesiyle anıldı. Yemen menşeli olmalarından dolayı da

kendisine Yemenî denildi.

İmam Mâlik in dedesi Mâlik veya dedesinin babası Ebû Âmir

Yemen valilerinin birinden gördüğü zulüm üzerine Yemen den gelerek Medine ye

yerleşir. Burada Kureyş e mensup olan Benî Teym b. Mürre kabilesiyle akraba

olurlar. Büyük dedesi Ebû Âmir hakkında iki rivayet anlatılır: Birincisi onun,

Bedir Savaşı dışındaki bütün savaşlara katıldığı rivayet edilir. İkinci bir

rivayette ise, Ebû Âmir in Muhadram tâbiî olduğu öne sürülür. Şimdi

diyeceksiniz ki Muhadram tâbiî de ne Açıklayayım: Muhadram tâbiî ; hem

Câhiliye devrinde hem de Hz. Peygamber devrinde yaşayan, ancak Peygamberi

göremeyip sahabe ile görüşen Müslümanlara verilen isimdir. Dedesi Mâlik ise

tâbiîn dendir. Tâbiî; sahâbîler den herhangi birisiyle karşılaşıp, onunla kısa

ya da uzun süre birada olup, Müslüman olarak vefat eden kimselere tâbiî» denir.

Çoğulu tâbîun-tabiîndir. Bu arada İmam Mâlik in atalarını anlatırken kısaca

bazı fıkhî ıstılahları, dini terimleri de açıklama fırsatı bulduk. Şimdi

konumuza geri dönelim. Dede Mâlik ise, tâbiîn büyüklerinden olup, Hz. Ömer, Hz.

Osman, Talha b. Ubeydullah, Ebû Hüreyre, Hassân b. Sâbit ve Hz. Aişe den hadis

rivayetinde bulundu. Hz. Osman zamanında Kur ân-ı Kerîm in toplanıp,

istinsahında yani yazılıp, çoğaltılmasında görev aldı. Hatta Hz. Osman şehid

edildiğinde onu kefenleyip, defneden dört kişiden biri de kendisiydi. İmam

Mâlik in babası Enes de kendi babası ve kardeşleri gibi ilimde tanınan bir kişi

olmamasına rağmen, onlardan bazı hadisler rivayet etmiştir. İşte İmam Mâlik

böyle âlim, ilim ve hadis rivayetiyle meşgul olan bir ailede yetişir. 

GÜVERCİNLER VE İLİM

İmam Mâlik çocuktu. İlme de kardeşi Nadr gibi rağbet

etmemekte, güvercinleriyle oyalanmaktaydı. Onun için varsa güvercinler yoksa

güvercinler. Başka bir şeyle ilgilenmiyordu... Kardeşi Nadr ise ilimle

meşguldü. Bir gün babaları onlara bir soru sordu. Bu soruya Nadr doğru cevap

verdi. İmam Mâlik ise yanlış. Sorunun cevabını bilemeyince babası ona: Bu

güvercinler seni oyaladı dedi. Bu söz Mâlik e çok dokundu. Hemen oracıkta

kararını verdi. İlim öğrenecekti. 

İLİM İÇİN GİYİLEN EN GÜZEL ELBİSE VE SEÇİLEN EN İYİ

ÖĞRETMEN

Küçük Mâlik, annesine ilim öğrenmek istediğini söyler. Bu

habere çok sevinen annesi onu motive eder. Ona en güzel elbisesini giydirir,

başına sarığını sarar ve: Haydi şimdi git, oku, yaz. der. Der ama hangi

öğretmenden ders alacak bu çocuk Anne bu konuda seçici davranır. Rasgele bir

hocaya değil, orada bulunan en iyi âlime yönlendirir oğlunu. Ona Rebia ya git,

ondan ilim ve edep öğren der. Annesinin Rebia dediği âlim, meşhur fâkih Rebia

b. Ebû Abdurrahman dır. Rebiatürre y diye de anılır. İşte İmam Mâlik bu fakihin

öğrencisi oldu. Önce Kur ân-ı Kerîm i hıfzetti, sonra hadisleri. Artık ona

oyalanmak yoktur. Sıcak- soğuk demeden ilim vardır, ders vardır. Bir gün

dersini yazıp ezberledikten sonra bir ağacın altına çekilmiş, mırıldanmaktadır.

Onun bu halini gören kız kardeşi babasının yanına giderek, ağabeyinin durumunu

anlattı. Tuhaf gelmişti ona. Babası gülümsedi ve: Kızım, ağabeyin

Peygamberimiz (s.a.v.) in hadislerini ezberliyor. dedi. 

ABDURRAHMAN B. HÜRMÜZ EL-AREC İN İMAM MÂLİK E BIRAKTIĞI

MİRAS

İmam Mâlik artık durmadan çalışıyor, bir ilim meclisinden

başka bir ilim meclisine arı gibi geziyordu, en güzel ilim balını yapmak için.

Taşların soğuğundan korunmak için bir elinde minder, diğer elinde kâğıt kalem

ilim halkaları arasında dolaşıyordu. Bu arada devam ettiği bir hocası da vardı.

O onun mürşidi gibiydi. Bir rivayete göre on üç sene hocası Abdurrahman b.

Hürmüz el-A rec den ders aldı.

İmam Mâlik bu hocası hakkında şöyle der: Abdurrahman b.

Hürmüz den öyle ilimler öğrendim ki bunların bir kısmını halktan hiç kimseye

söyleyemem. O ehli hevaya, sapıklara cevap vermekte ve insanların ihtilaf

ettikleri şeyleri çözmekte bilginlerin en bilginiydi. İmam Mâlik hocası

Hürmüz ün çok tesirinde kalmış, adeta onun boyasıyla boyanmış, haliyle

hâllenmiştir. Edebi, ilim ve hikmeti ondan öğrenmiştir. İbn Hürmüz ün ona miras

bıraktığı bir şey daha vardır, bunca edep ve ilimden başka. O mirası Mâlik de

bize bırakmıştır. Bu miras LA EDRİ yani BİLMİYORUM diyebilmek. Abdurrahman b.

Hürmüz el-A rec ona : Bir âlim, talebesine lâ edri = Bilmiyorum demeyi miras

olarak bırakmalıdır. Bu onların elinde bir düstur, bir kaide olmalı. Bir Âlim

bilmediği bir şey sorulduğunda lâ edrî diyebilmelidir. derdi. O da bunu

kendine bir ilke edindi. Hata yapmaktan sığındığı bir limandı LÂ EDRİ. Bir gün

Mağrib li (Kuzey Afrika lı) bir adam memleketinden bir mesele danışmak üzere

İmam Mâlik in huzuruna gelir. Ona meselesini anlatır ve sorusuna cevap bekler.

İmam Mâlik bir gün müddet ister. Ertesi gün adam yine karşısına geçer ve cevap

bekler. Ancak İmam Mâlik: Lâ edri=Bilmiyorum diye cevap verir. Adam şaşırır:

Nasıl bilmezsin beni sana gönderen kimse yeryüzünde senden daha bilgin birinin

bulunmadığını söyledi. Ben de bunca yolu bunun için geldim. Yani ben boşuna mı

bunca yol teptim diye hayretle sorar. Bunun üzerine İmam Mâlik cevabını

tekrarlar: Lâ Edri= Bilmiyorum. Adam Peki bu meseleyi bilen kimdir diye

sorunca, İmam Mâlik: Allah kime bildirdiyse odur. dedi. Bu onun eksikliğinden

değil, bilakis âlimliğinden, yiğitliğindendir. Âlim bilmediğini bilen kişidir.

 DOĞRUYA DOĞRU EĞRİYE EĞRİ

İmam Mâlik, hocası Hürmüz den lâ edri kelimesinden

başka; doğruya doğru, eğriye de eğri demesini de öğrendi ve hayatına yansıttı.

Abdurrahman b. Hürmüz ün evine her sabah erkenden gelir, gece karanlık basana

kadar kalırdı. Abdurrahman b. Hürmüz, ona ve onun arkadaşı Abdülaziz e diğer

öğrencilerinden daha farklı davranırdı. Bu diğer öğrencilerin gözünden de

kaçmazdı. Bir gün hocalarına sordular. Hocam, biz soruyoruz, cevap

vermiyorsunuz, Mâlik ve Abdülaziz b. Ebû Seleme sorunca onlara cevap

veriyorsunuz, neden Hürmüz: Benim vücudum artık zayıfladı, aklıma da böyle

bir zaaf gelmiş olabilir. Siz bir şey sorup da ben o sorunuza cevap verdim mi

hemen onu olduğu gibi kabul ediyorsunuz. Ama Mâlik ve Abdülaziz onu

düşünüyor¬lar, eğer doğru bulurlarsa kabul ediyorlar, doğru bulmazlarsa almayıp

bırakıyorlar. dedi. Demek ki İmam Mâlik in kavrayışı diğer çocuklardan daha

üstündü. İşin enteresan yanı hocası Hürmüz den her aldığı bilgiyi herkese

söylememesidir. Çünkü hocası da her bilgiyi her öğrencisiyle paylaşmamaktadır.

Öğrencilerine seviyelerine göre davranmaktadır. Bunu da kendine bir ilke olarak

alır İmam Mâlik. Yetişip, ilimde ilerlediğinde herkesle bildiği tüm konuları

paylaşmayıp, insanların seviyelerine göre hitap etmiştir.