Yaz sürecinde olmamıza rağmen eğitim ve öğretim konularının tavan yaptığı bir günleri yaşıyoruz. Tatil mekânlarındaki insanların gözü kulağı yaz başlangıcındaki sınavların neticesindeydi.  Nihayet hepsi de açıklandı. Bir kısmı mutlu sonun yanı sıra mutlu başlangıcı yakalarken kimi de hüzne arkadaş oldu. Artık günümüzde birçok aile çocuklarını iyi donanımlı okullarda okutma arayışı ve hatta özlemi içindedir.

Elbette eğitim ve öğretim deyince akla gelmesi gereken "ilim"dir. İlim nedir, insanlar gerçekten bu halleriyle ilim peşinde mi koşmaktadırlar Arayışlarında böyle bir neşve var mıdır Yoksa herkes koşuyor ben de koşuyorum şeklinde midir bütün bu gayretler Ya da ilim bir bahane midir hedefe ulaşmak için

İlim, mârifet ve irfan "kişinin kendini bilmesi"dir Yunus Emre nin de dediği gibi. İlim biri kesbî, diğeri vehbî olmak üzere iki türlüdür. Birincisi gayretle, çalışmayla, kazanmakla elde edilirken ikincisi Allah vergisi olan ilimdir, buna mârifet de denir. Birincisi insanın maişetiyle ilgilidir: Helâl, haram; iyilik, kötülük; kazanç temini vb. Vehbî ilim, vahiy olursa nebîlere, ilham olursa velîlere mahsustur.

Allah, "yahmilü esfârâ, Tevrat ı bilip de onunla amel etmeyen, kitap taşıyan eşeğe benzer" buyurur. Bu anlamda nahiv bilgisi insana yüktür, insanı kurtaracak olan mahv bilgisidir. "Ölüm günü, bütün ilimler içinde işe yarayan ve yol azığı olan fakr bilgisidir. İyi bil ki burada mahv bilgisi lâzımdır, nahiv bilgisi değil. Eğer mahv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dalabilirsin" (Mesnevî, I, beyit 2834 vd.).

Gerçek ilim geçim, maişet için değildir, gönlü aydınlatmak içindir. Bazı kişiler insanlara yaranmak için ilim öğrenirler, münakaşa zamanlarında büyük sükse yapar, fakat alıcısı olmayınca da kaybolur gider. Bu tür ilmin müşterisi halktır. Kişi, müşteri bulduğu zaman bilgisini güzelce satar. Fakat gerçek ilmin müşterisi Hak tır, bu ilmin pazarı daima işler.

Elbette her kanat denize açılacak kudreti kendinde bulamaz. İlim gururlanmak için değildir, böyle bir amaca yönelik olan ilim kabuğa benzer, oysa esas maksat kabuğun içindekidir. İlim uçsuz bucaksız bir denizdir. İlmi arayan dalgıca benzer. Dalgıç bir türlü doymaz, çünkü ilim sınırsızdır, ömür biter fakat arama sevdası, öğrenme aşkı bitmez.

Hz. Peygamber "İki kişi haristir, hiç doymaz" buyurur. Biri dünya ve dünyanın şatafatını isteyen, diğeri de ilmi isteyen...

Hakk ı esas alan gerçek ilim eşyanın sırrını öğrenmeyi zorunlu kılar. Bu yüzden ilim, "hikmet sahibi" olmayı gerektirir. Hakîm olan kimse, Allah ın hikmet verdiği ve böylelikle eşyayı yerli yerine koyan kimse"dir. Bu anlamda Bakara sûresinin 269. âyetini hatırlamak gerekir: "Kime hikmet verilmişse, ona büyük bir hayır verilmiştir."

Hikmet aramak aynı zamanda hikmetin kaynağı olmaktır. Bunun en güzel örneklerinden biri Mevlânâ dır. Mevlânâ, "Hudâ nın verdiği hikmet otunu ye! Çünkü Allah, o nimeti ancak cömertliğinden ve ihsanından dolayı karşılık istemeden vermiştir." "Allah Allah ın verdiği rızıktan yiyin buyurdu. Sen buradaki rızkı ekmek sandın, hikmet olduğunu anlamadın. Allah ın verdiği rızık hikmettir mertebe ve ibadette..." (Mesnevî, III, beyit 3744 vd.). 

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî "İlmin müşterisi Hak tır, onun için bu ilmin pazarı daima rağbet görür" (Mesnevî, II, beyit 3265 66) meâlindeki sözleriyle kaleme aldığı Mesnevî yi Anadolu topraklarından fışkıran bir memba olarak insanlık âlemine hediye etmiştir.

Mevlânâ, "Kur an ın bendesi ve Hz. Muhammed in ayağının tozuyum" der. Bu anlayışla kaleme aldığı eserleri yüzyıllardan beri elden düşmeyen ve hak ettiği yeri hep koruyarak Anadolu topraklarının yanı sıra bütün dünyaya aydınlatmaya devam etmektedir.

Mesnevî ve Mevlânâ yı bu kadar öne çıkaran ve hatta ölümsüzleştiren sır nedir diye düşünüldüğünde kuşkusuz öncelikle öne çıkan husus yukarıdaki sözündeki mânadır. Ardından fâni olan değil de ebedî olan ilme tâlip olmasıdır: "O akıl, Utârid ile Zuhâl den feyiz alır, âlim olur. Biz ise sıfatı lutuf ve ihsan olan Hudâ nın kereminden feyiz alır, âlim oluruz. Turamızın kıvrımı Hudâ insana öğretti âyetidir. Maksadımız Allah indindeki ilimdir" (Mesnevî, V, beyit 2586-87).

Mevlânâ nın ilhâm-ı ilâhî ile kaleme aldığı eserleri, bu sırrın anlayanlara ifşası gibidir. Bu sebeple de Kur an-ı Kerim ve hadislerden sonra müminlerin gönüllerine girmiş yegâne eserdir.

"Nice âlimler vardır ki, hakiki ilimden nasipleri yoktur. Bu çeşit âlim, ilim hâfızıdır, ilim sevgilisi değildir" (Mesnevî, III, beyit 3039).

Âlemde süreklilik esas olduğu için bunun farkında olamamak bir nevi körlüktür. Önemli olan mânayı anlamaktır. "Söz yuva, mâna kuş gibidir. Cisim ırmak gibidir, ruh akıp giden su gibi... Irmak akıp gitmektedir, fakat sen onu bir yere kımıldamıyor sanırsın" (Mesnevî, II, beyit 3292-93).

Mevlânâ nın, eserlerindeki malzemesi kelimelerdir. Fakat daha da önemli olan bu kelimeleri ne anlattığıdır. Buna rağmen kelimeleri anlamakta sorunlu olmak Mevlânâ ya haksızlıktır. Günümüzde bu konuda büyük haksızlıkların yapıldığı bir gerçektir. Farsça bilmek, Türkçe yi bildiğini zannetmek Mesnevî yi tercüme etmek değildir. Esas olan Mevlânâ yı anlamaktır kıllükîşsiz bir şekilde

Bugün biz ilmi, irfanı, okumayı, okutmayı bu kadar önemsememize rağmen niçin ve hangi ilme talibiz Mevlânâ, talip olduğu ilim sayesinde hâlâ dipdiri yaşıyor. Günümüzde birilerinin verdiği mücadele prim yapıyor görünüyor ama onlar unutulup gidecek. Fakat biz yaşamak isteyip istemediğimizi sorgulamak durumundayız.