Sorunları olgu ve kavramlara dönüştürmeden sadece olaylar ve durumlar şeklinde ele almak da mümkündür ve bunun da bir yönteme bağlanmaya çalışıldığı söylenebilir. Burada yöntem, büyük ölçüde biçimsel kurallar ile çalışmak zorunda olan mantığın ilkeleri ve kurallarına başvurulmak suretiyle oluşturulan ve adına “kazuist”, yani saymaca denilen yöntem en geçerli bir araçtır. Bu yöntemde her bir olay ve durum münferiden ele alındığı için, genel, soyut ilkelere ulaşmak söz konusu olmaz. Elbette her münferit olay ve durum, biçimsel ilkeler ve kurallarla çalışmak zorunda olan mantık bakımından kendi içinde doğru sonuçlara ulaşmaktadır. Mantık bakımından doğru sonuçlara ulaşmış olmak, söz konusu olay ve durumun mahiyetini ve gerçekliğini tam olarak açıklamak, anlamak ve kavramak anlamına gelmez. Nitekim özellikle insanın ve toplumun söz konusu olduğu olay ve durumlarda bu yöntemin nedenleri tam açıklayamadığı, sonuç olarak ortaya çıkanın gerçeklikle tam uyumlu olmadığı görüldüğü için, mantık ilke ve kurallarının doğru düşünmeyi sağlamada belli ölçüde gerekli olduğu söylense de, yeterli olmadığı farkedilecek ve “iki değerli”, “çok değerli mantık” tanımlamaları yapılacaktır. Dolayısıyla “kazuist”, yani “saymaca yöntem”, başta ahlak olmak üzere hukuk ve diğer sosyal bilimler alanında itibar kaybına uğrayacak, sonuçta terk edilecektir. Kazuist yöntemin iki çarpıcı örneğini XIX. yüzyılın sonlarına doğru Prusya/Almanya ve Çarlık Rusya’sı Medeni Kanunlarında görmekteyiz. Mesela Çarlık Rusya’sı Medeni Kanunu altmış bin, evet altmış bin maddeden oluşmaktaydı. Kanuna konulan her bir maddenin karşılaşılacak her bir olay ve durumu çözeceği varsayımı temel alınarak düzenlenmişti. Ayrıca kanunu uygulayacak olanlara, yani yargıca kesinlikle “takdir yetkisi” verilmediği için, önüne gelen ihtilafı çözme yetkisi başka bir merciinin takdir ve sorumluluğuna bağlanmak durumunda bırakılmıştı.

Sonuçta söz konusu yönteme dayalı olarak yapılan düzenlemeler, ne kadar öngörür nitelik gösterirse göstersin, insani ve toplumsal olayların gerçekliğini karşılamada yetersiz kalacağı anlaşılacak ve terkedilecektir.

İnsani ve toplumsal gerçekliği anlamak, kavramak, açıklamak ve çözüme kavuşturmak için, genel ve soyut ilke ve kurallara bağlayıcı bir yöntemin ortaya konulması gerektiği yaklaşım ve anlayışına varılacaktır. İnsan ve toplum ile ilgili bilimlerin yöntem arayış ve tartışmaları bu bakımdan mahiyet ya da öz kadar, hatta ondan da daha önemli bir sorun olarak ele alınacaktır, alınmaktadır. Bu açıdan sosyal bilimler, insan ve toplum ile ilgili gerçekliği, aynı zamanda sorunu olgu olarak kavramak durumundadır.

Nitekim aynı başlığı taşıyan ilk yazıda “iktidar”ın bir “olgu”olarak tanımlanması gereği üzerinde durmuştuk. İktidarı insan ve toplum bakımından bir olgu olarak aldığımızda, onu sadece bir veya belli bir sosyal bilimin konusu şeklinde sınırlandırmak yanıltıcı olacaktır. Çünkü sözgelimi iktidarı sadece insani bir olgu olarak açıklamaya yöneldiğimizde, hemen her sosyal bilimin bu konuda kendine özgü yöntemi bağlamında ileri süreceği görüşlerinin bulunduğunu görürüz. Psikoloji bunu “Ben”, istek, hükmetme vb. gibi kavramlar temelinde açıklamaya çalışırken, Ahlak Bilimi erdem ilkesi temelinde istek ve tutkuların, mesela irade veya akıl tarafından denetim altına alma süreci şeklinde kavramaya çalışabilir. İktisat Bilimi, en azından Klasik iktisatçıların yaklaşımı çerçevesinde bireyin faydasının gerçekleşmesi biçiminde bir açıklama yoluna gidebilir. Siyaset Bilimi daha kısa yoldan bireyin yönetme güç ve yetkisi olarak iktidar olgusunu açıklamayı yeğlemektedir. Toplumsal bakımdan, Siyaset Bilimi yanında Sosyoloji, bir toplumda çeşitli toplumsal katmanlar içinde birbirinden farklı, çoğu zaman da birbirleriyle mücadele içinde bulunun sayısız iktidarların ortaya çıktığını ileri süreceklerdir. Bütün bunları, toplumsal olgunun farklı açılardan açıklaması olarak kabul etmekle birlikte Hukuk Bilimi de, kendine özgü yöntemi gereği “iktidar”ı bir olgu olarak görmekle birlikte, ayrıca ona yine kendine özgü bir “değer” anlamı yükleyerek yaklaşacaktır. Bu “değer” yüklemini de sadece kendi mahiyetinde çıkartmakla kalmayacak, yerine göre ahlakın, yerine göre dinin ve yerine göre sanatın değer kavrayışlarını özümlenmiş haliyle kavramaya çalışacaktır. Onun için Siyaset Biliminin, Sosyolojinin veya İktisat Biliminin, sonuçta “güç” olarak kavradığı iktidarı, kendine özgü kavramı olan “hakimiyet” içinde özümlenmek üzere tanımlayacaktır. Görünen o ki, özellikle hukuku, her türlü istek ve çıkarın bir aracı olarak görme yaklaşımından kurtulamamış bazı hukukçular, “iktidar” olgusuyla hukuki “değer”i birbirinden ayırt etme zahmetine girişmeden, Kelsen’in tanımladığı “anlamsız kurallar” düzeyinde kavramaktan kurtulamıyorlar.

Bu da siyasetin yozlaşmasını beraberinde getirmektedir.