Bu kâinatı, cinleri, insanları ve bütün mevcudatı yaratan Allahu Azimüşşan, imtihan gereği şeytana ve bütün kâfirlere de hayat hakkı vermiştir. Onlar da dünyanın bazı bölgelerinde hüküm sürmüşlerdir, hüküm sürmektedirler. Şu zamana kadar dünyada iki idareci zamanında İslâmiyet bütün yeryüzüne hâkim olmuştur. Bunlardan biri Hz. Süleyman Aleyhisselam, diğeri de Hz. Zülkarneyn (ra)’dir. İslâmiyet, bir üçüncü isim zamanında da bütün yeryüzüne hâkim olacaktır. O isim de Hz. İsa Aleyhisselam’dır. Gökyüzündeki makamından inecek ve onun zamanında İslamiyet’ten başka hiçbir sisteme hayat hakkı tanınmayacaktır. (Bu apayrı bir bahistir.) Biz bu yazımızda Hz. Zülkarneyn’den bahsedeceğiz.

 Hz. Zülkarneyn, Hz. Hızır’ın halasının oğludur. Himyer kabilesine mensuptur. Yemen padişahıdır. Hz. İbrahim Aleyhisselam zamanında yaşamış ve ondan feyz almıştır. Hadis-i şeriflerde haber verildiğine göre, Hz. İbrahim (as) ile Mekke’de, Kâbe’de görüşmüş, kucaklaşmış ve sohbet etmiştir.

Hz. Zülkarneyn, mücahid bir idareci idi. Ordusuyla birlikte fetihten fetihe koşmuştur. Savaşlarda en ön safta mücadele etmesiyle meşhur olmuştur. Yegâne gayesi İ’la-yı Kelimetullah idi. Yani Cenab-ı Hakk’ın ismini yüceltmek, Allah’ın hükümlerini hâkim kılmak. Bu düşünce ile dünyanın dört bir tarafına yöneldi ve gittiği her yerde küffara boyun eğdirdi.

Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyrulmaktadır:

 “Şüphesiz ki Biz, ona (Zülkarneyn’e) yeryüzünde imkân verdik ve kendisine (istediği) her şeyden bir sebeb (ulaşması için bir yol) verdik.” (Kehf Sûresi / 84)

Kehf Sûresi’nde Hz. Zülkarneyn’in seferlerinden bazıları anlatılmaktadır. Hz. Zülkarneyn’in zâlim bir kavme karşı, kendisine müracaat eden mazlum insanlar için iki dağın arasına demirden ve bakırdan bir engel yaptığı anlatılır. Bu kıssayı Kur’an-ı Kerim’den meâlen tâkip edelim:

“Sonra bir sebeb (bir yol daha) tuttu.

“Nihayet iki dağ arasına varınca, bunların önünde öyle bir kavim buldu ki, (lisan ve anlayış cihetiyle) hemen hemen söz anlamayacak bir halde idiler.

“Dediler ki: ‘Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye’cüc ve Me’cüc bu memlekette fesad çıkaran kimselerdir. Bu yüzden bizimle onların arasına bir set yapman için sana bir vergi (bir ücret) verelim mi?

“(Zülkarneyn:) ‘Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar, (sizin vereceğinizden) hayırlıdır; şimdi bana bir kuvvetle (gücünüzle) yardım edin de sizinle onların arasına aşılmaz bir set yapayım.’

“Bana demir kütleleri getirin!’ (dedi). İki dağ arası (bunlarla dolup) aynı seviyeye geldiği zaman: ‘Körükleyin!’ dedi. Nihâyet onu (o demir kütlelerini) kor haline getirince: ‘Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim!’ dedi. 

“Artık (Ye’cüc ve Me’cüc) onu ne aşmaya güç yetirebildiler! Ne de onu delmeye tâkatleri yetti!

“(Zülkarneyn) ‘Bu (set) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta’yin ettiği zaman (kıyâmet günü) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va’di ise haktır’ dedi.

“(Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkacakları) o gün (o âhir zaman fitnesinde) onları birbiri içinde dalgalanır bir halde bırakmışızdır; nihâyet (mühletleri bittiğinde) sûra üfürülmüş, böylece onları hep beraber (mahşerde) bir araya getirmişizdir. (Kehf Sûresi / 92-99)

Bediüzzaman Hazretleri, Kehf Sûresi’nin 86. âyetini tefsir ederken, buradaki “güneşin hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurub ettiğini görmesinden” hareketle, o bölgenin Afrika olduğunu belirtmekte ve Hz. Zülkarneyn’n Afrika’nın tamamını fethettiğini söylemektedir. (Lem’alar, 16. Lem’a, s. 110)

Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’de haber verilen bu “Sedd-i Zülkarneyn”in nerede olduğu” sorusuna da ikna edici izahatta bulunmakta ve bu seddin toprak altında kalıp bir dağ şeklini almış olacağını söylemektedir.

Bizim Kur’an-ı Kerim’deki bu kıssadan alacağımız ders şudur: Hz. Zülkarneyn zamanında İslamiyet bütün dünyaya hâkim olmuştur. Cenab-ı Hak, bu mümtaz kuluna muazzam imkânlar ve muazzam bir güç vermiştir. Bu da göstermektedir ki, Allah yolunda cihad edenler, sadece ve sadece Allahu Azimüşşan’a güvenmelidir. İşte o vakit, Hz. Zülkarneyn’in dağların arasını tunçla kaplaması gibi, Fatih Sultan Mehmed de Şahi topunu ve havan topunu yapar, gemileri karadan yürütür ve Allah’ın izniyle İstanbul’u fetheder.