Müderrislerin özel kıyafetleri varmış ve müderrislikten

el çektirildiklerinde ise o kıyafeti çıkarmak zorundalarmış. Bir dikkatimi

çeken bilgi de; günümüzdeki üniversite hocalarının kıyafetlerinin ilk şekli

Endülüs müderris kıyafetleriymiş. Yani günümüz üniversite hocalarının

kıyafetleri biraz değişikliğe uğrasa da Endülüs medreselerindeki Endülüs

müderrislerinin kıyafetleriymiş. Müderrislerin kıyafetlerini tasarlayan ilk

kişi İmâm Ebû Yûsuf muş. Hani İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri nin talebesi

olan Ebû Yûsuf. Onun dönemine kadar bütün halk tek tip kıyafet giyiyor ve kimse

kimseyi ayırt edemiyormuş. Ebû Yûsuf ulemâ sınıfını halktan ayırt etmek için

onlara yeni bir kıyafet tarzı belirlemiş. O günden itibaren ulemâ sınıfı siyah

sarık sarıp, taylesan adı verilen cübbe giymişler. Hatta es-Sâhib b. Abbâd

(ö.385/995) vezir olmasına rağmen ders vermek için öğrencilerin huzuruna

çıkarken kıyafetlerini çıkarır, müderrisler için belirlenen o kıyafetleri

giyermiş. Endülüs Emevî Devleti ilim adamları yani müderrisleri Avrupa daki

komşuları Frankların tesiriyle sarık giymeyi bırakmışlar, kepe benzer bir

başlık kullanmışlar. Hatta bazen başlık dahi takmayanları varmış. İbn Hûd ve

İbn ül-Ahmer sarık takmayan müderrislerden. Hatta sultanın yanına bile başında

sarık veya kep olmadan girerlermiş. Kurtuba, İşbiliye gibi Avrupa nın batı

kesimindeki şehirlerde sarık giyilirmiş ancak normal sarık kadar büyük

değilmiş. Kıyafet konusunda Dr. Ahmed Çelebi, Ali Yardım ın tercümesiyle

Türkçemize kazandırılan İslâm da Eğitim Öğretim Tarihi isimli kitabının 282.

Sayfasında şöyle diyor: Endülüs Müslümanlarının komşuları Frankların tesiri

altında kalıp sarığı bıraktıkları veya onu iyice küçülttükleri bir gerçek

olduğu kadar, bunun tersi de büyük ölçüde doğrudur: Endülüs ulemasının ve

müderrislerinin kıyafeti Avrupa üniversitelerinin birçoğuna sızmıştır... Hatta

bu kıyafet, o milletin durum ve karakterine uygun gelecek şekilde küçük bir

tadilata uğratılarak, çağımıza kadar, talebe ve hocaların resmi kıyafeti olmakta

devam edegelmiştir. Gown , Hood ve Cap ; cübbe, taylesan ve sarığın kısmen

değiştirilmiş şeklinden başka bir şey değildir. Gown cübbeye benzer, geniş ve

önden açıktır. Elbise üzerine giyilir. Hood taylesanın bir benzeridir. İki

yakası boynu kaplar ve arkaya sarkar; üzerinde işlemeler vardır. Cap ise şal

dolanmış serpuşun aynısıdır. Sadece rengi siyahtır. Tıpkı serpuşta olduğu gibi

katlanarak tutturulmuştur. Eğer el-Ezher Üniversitesi talebe ve hocalarının

bazıları kıyafetlerini birleştirip hepsi de cübbe giyseler ve cübbeleri de

siyah olsa onları amfiye girip çıkan Cambridge Üniversitesi talebelerinden ve

hocalarından bir grup zannedersiniz. İşte böyle muhterem okurlar, Batı nın

tesiriyle bir takım değişikliğe uğrayan müderris kıyafetlerimizi Avrupalı

profesör ve üniversite talebeleri taklit edip giymişler ve biz de oradan

almışız, Endülüs Emevîleri ni görmezden gelip Avrupai denilen, modern denilen

cübbe Müslüman cübbesiymiş meğer

Müderrisin Ölümü Üzerine Bir Yıl Yas Tutan Medrese

Aynı şekilde bir dikkat çekici bilgi de çok sevilen ve

kıymet verilen müderrislerin vefatları üzerine yaşananlar. Mesela

Nizâmülmülk e, Ebû İshak eş-Şirâzî nin ölümü üzerine medreseye yeni bir

müderris tayin etmeyi uygun görmeyip, bir yıl medresenin kapanmasını

emretmiştir. Müderris Cüveynî nin vefatında ise 400 kadar öğrenci kalem ve

hokkalarını kırıp, bir yıl ders yapamamışlardır. Bir ilgi çekici bilgi de

özellikle Selçuklularda müderrislerin mesken dokunulmazlıkları varmış. Osmanlı

teşrifatında müderrislerin en rütbelisi dârülhadis müderrisiymiş. Daha sonra

Musile-i Süleymaniye ye kadar olanlara kibar-i müderrisin denilmekteymiş.

Günümüzdeki doçent kavramının karşılığı bazı

araştırmacılara göre müderris muavini ymiş bazılarına göre de Muîd .

Müderris denilince medrese akla geliyor. İslâm eğitim

tarihinde Peygamberimiz (s.a.v.) in döneminden sonra medreselerin kurulmasıyla

görevlendirilen ilk müderrislere şöyle bir göz attım, işte zahirdeki

müderrislerden bazıları: Bağdat Nizamiye Medresesi nin İlk müderrisi Ebû İshak

eş-Şirâzî (476/1083) imiş.

İlk Osmanlı müderrisi ise Selçuklu ve tasavvuf kültürüyle

yoğrulmuş devrin ünlü mutasavvıf ve mütefekkiri Dâvûd-i Kayserî ymiş. Mevlânâ

Muslihuddin Efendi, Ali Kuşçu, Molla Gürânî, Aziz Mahmud Hüdâyî ve Akşemseddin

de akla ilk gelen müderrislerden.  

Medrese talebelerine tarih boyunca tâlib, fakih, mülazim,

talebe, tüllab, danişmend, suhte, softa ve müsteid gibi isimler verilmiş. Bu

kelimelerden her birisi yekdiğerinin yerine kullanılmakla beraber sıbyan

mektebi talebelerine sadece talebe, yüksek seviyelerdeki medrese talebelerine

de danişmend denilmekteymiş.

Müderrisin yardımcısı Muîd (Asistan)

Muîd, de tekrarlayan manasına gelmektedir. Medreselerde

müderrisin verdiği dersi arkadaşlarına tekrar eden ve müderrise yardımcı olan

öğretim görevlisidir. Müderris yardımcısı, müderris muavinidir. Günümüzde

doçent karşılığı kullanılan kavramlardan biridir. İslâm geleneğinde ilk muîd

Abdullah b. Revâha dır.  Rivayete göre Peygamberimiz

(s.a.v.), ders halkasından dersi verip kalktıktan sonra dersi dinleyen ashabtan

bazıları Abdullah b. Revâha nın etrafında toplanıp Resûlullah ın öğrettiklerini

tekrar ederlermiş. Abdullah b. Revâha da onlarla dini konuları müzakere

edermiş. Müderris yardımcısı olan muîd, talebelerle aynı yerde oturmaktaymış.

Müderris dersi verdikten sonra muîd o dersi tekrar eder ve müderrisin takriri

esnasında dersi anlayamamış olanlara böylece tekrar etmek suretiyle yardım

edermiş. Muîdler aynı zamanda öğrencinin disiplininden de sorumluymuşlar.

Müderrisin yanında bazen bir bazen de iki muîd

bulunurmuş. Osmanlı medreselerinde muîd, müderris namzedi demekmiş. Bir

müderrisin yanında bir veya iki muîd bulunurmuş. Muîdler, gerekli ilmi ehliyeti

kazandıktan sonra da bir medreseye tayin edilirlermiş. Muîd yardımcısına da

Muzaf denilirmiş. Osmanlı şeyhülislâmı Muîd Ahmed Efendi (ö. 1057/1647)

tanınmış muîdlerden. Bu konuda bir bilgi daha: Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de

müderris olmadan önce muîdmiş.

Kalfalar yalnızca çırakların terfi etmiş hali midir

İslâm eğitim geleneğinde öğretmenin yerine kullanılan bir

diğer kavram da Kalfa (Halife) .  İlk

dönem küttablarında ve diğer öğretim yerlerinde, eğitim esnasında herhangi bir

sebepten dolayı öğretmenlerin yerlerine atadıkları kişilere kalfa ya da halife denirmiş.

Kalfa, hocanın gerek gördüğü, sınıfta olmadığı ya da sınıfta olup başka bir

işle meşgul olduğu zamanlarda öğrenciye yardımcı olan, dersi talebeye tekrar

ederek anlatan ve sınıfta intizamı sağlayan kişiymiş. Muîd kalıcı bir

yardımcıyken kalfa geçici süreyle görevlendirilen bir görevliymiş. Muîdler

genelde medreselerde görev yaparken halife yani kalfalar mekteplerde istihdam

edilmekteymiş. Kısacası kalfa veya halife, bugünün öğretmen vekili yerine kullanılan bir kavram.

Müfîd

Servet, ilim elde etmek ve bunlardan başkalarını

faydalandırmak manasındaki İfâde masdarından türemiştir.  İfade eden, meramı güzel anlatan, malayani

ile vakit geçirmeyip, okuma yazma ile uğraşan demektir. Müfîd kelimesi

öğretmenlikle ilgili bir kavram olarak hadisleri senedleriyle nakleden,

bunların metinlerini ezbere bilen ve senedlerde adı anılan râvilerin güvenilir

olup olmadığı konusunda bilgisi olup görüş bildiren kimsedir. Hadis

hâfızlarının düzenlediği imlâ meclislerinde hadis yazmak üzere toplanan

talebeler arasında, hocanın okuduğu hadisleri ve yaptığı izahatları duyamayan

veya anlamayanlara yardımcı olurmuş. Müfîdler okutulan bir derste önemli bir

konu varsa öğrencinin dikkatini o konu üzerinde yoğunlaştırarak onların

yetişmesine katkı sağlarlarmış. Müfîd kavramı, Şehîd-i Sânî nin

Münyetü l-mürîd fî âdâbi l-müfîd ve l-müstefîd isimli kitabında öğretmen

kavramının yerine kullanılmıştır.

15. ve 16. asır Mısır medreselerinde bulunan ve müderris

ile muîdin görevlerinden farklı bir anlam ifade eden, günümüzdeki doçentlik

karşılığı olarak ele alınabilecek bir zümreye de müfîd denilmiş. Bu mana

itibariyle muîdden de yüksek bir mevkie sahipmişler. Ancak bazı uygulamalarda

müfîd,  muîdden bir aşağı mertebedeymiş.

Osmanlılarda böyle bir görev ve unvan yokmuş. İslâm ın ilk dönemlerinde

kullanılan bir kavrammış müfîd. Ebû Bekir eş-Şâfiî gibi âlimlere imam hüccet

müfîd , İbn Nâciye ve Ebû Hafs Ömer b. Ca fer el-Basrî gibi âlimlere de hâfız

müfîd Ebü l-Abbas Muhammed b. Musâ ed-Dımaşkî gibi muhaddisler hakkında hâfız

sika müfîd , Hattâbî için imam allâme müfîd İbn Hinzâbe hakkında vezir kâmil

hâfız müfîd imam yine İbn Râfi için de hâfız müfîd rehhâl mütkın   unvanı kullanılmış.

Müktib

Günümüzde kullanılmayan kavramlardan biridir. Küttab ve

eğitim-öğretim yapılan diğer yerlerde çocuklara Kur an ve diğer bilgilerle

beraber okuma yazma da öğretilmekteymiş. Küttablarda yazı öğreten kişilere

muallim denilmekte ise de buradaki muallimlerin görevi sadece yazı öğretmek

değilmiş.  Yazı öğreten kişilere bazen

başka isimler de veriliyormuş. Verilen bu isimlerden bir tanesi de muallim

kavramı yerine kullanılan ve yazmayı öğreten kişi yani Mükettib manasına gelen

müktibmiş.  Bazı İslâm âlimleri, müktibi

yazı öğreten kişi olarak açıklamışlar. Bu durumda müktib daha çok çocukluk dönemi

eğitimcisi olmalı.  Müktiblere bazen hat

muallimi de denilmekteymiş. Mükettib Üstâd Muhammed b. Sa d b. Bürrâl

el-Ensârî,  meşhur tarihçi, sosyolog,

filozof, siyaset ve devlet adamı olan İbn Haldûn ve kardeşi Yahyâ nın

müktibidir yani onlara öğretmenlik yapmıştır.

Hak Eden de Hak Etmeyen de Üstâd

Günümüzde bir işte mahir olan kimseleri taltif etmek için

hak edene de hak etmeyene de kullandığımız bir kelimedir üstâd .  Ancak İslâm eğitim geleneğinde öğretmen

yerine kullanılan bir kelimeymiş. Ama nasıl öğretmen   Muallimlerin en üstünü, en fazılı, en âlimi.

Yaşadıklarını, emek ve zaman harcayarak öğrendiklerini, bilgi ve becerileri

harmanlayıp aktaran ve başkaları için örnek teşkil eden kişiymiş üstâd. Terbiye

eden bir sûfi ve şeyhmiş üstâd.   Kimi zaman

da iş öğreten bir zanaatkâr. İslâmiyet in ilk devirlerinden itibaren üstün

bilgi ve şöhret sahibi olan, alanında otoritesi tartışılmayan büyük âlimlere

üstâd denilmiş. Mesela Buhârî, üstatların üstadı ve muhaddislerin efendisi   unvanıyla anılırmış.

  Üstad İslâm

eğitim geleneğinde ilmi telakkinin mihverinde bulunmakta. Tâlib ilmi ve adabı

ondan almakta. Üstad da zaten bir tâlib değil miydi önceleri O da önceden

üstadından almıştı ilmi ve adabı. Böyle böyle bu silsile ilk dönem âlimlerine,

oradan sahabeye, oradan Peygamber Efendimiz (s.a.v) e, oradan Cebrail (a.s.) a

ve nihayet ilmin kaynağına yani Allah a kadar uzanıyor. Bunun için üstad da

mertebe mertebe. Bu silsilenin en üstünde Üstad-ı Ezelî olan Allah bulunmakta.

Bu sıralama da şöyleymiş: 

Üstad-ı Ezelî: Cenâb-ı Hakk. Bütün ilim ve bilgilerin,

marifetlerin öğreticisi. Âlim-i Mutlak ve Hakîm-i Ezelî.

Üstad-ül Beşer: Beşeriyetin yani bütün insanlığın üstadı,

hocası, en bilgili ve en ârif olan Resûlullah (s.a.v.).  Peygamber Efendimiz, insanlığın hocası,

üstadı olduğu için üstad-ül beşer olarak adlandırılmıştır.

Üstâd-ı Küll: Herkesin üstadı. Her çeşit ilimde çok ileri derecede bilgisi olan

demekmiş. İslâm eğitim anlayışında bu öncelikle Peygamberimiz (s.a.v.). Sonra

da Peygamber varislerine de bu ad verilmekteymiş.

Üstad-ı Âzâm:  En

büyük üstad, muallimlerin en üstünü, profesör ya da ordinaryüs profesör.

En altta da üstâd bulunmakta. İşte üstad bu. Miras

bırakılan bu ilmi yalnızca aktarıp öğreten değildir. Onu temsil edebilmek,

verilen o ilmin vakarını taşıyabilmek önemlidir. Üstâd,  dini yaşamak ve yaşanır kılabilmek için

kuşanandır dinin ve ilminin gereğini.

Molla gericilik bağnazlık ifadesi mi

Günümüzde gericilik, bağnazlık (!) ifadesi olarak

kullanılan bu kavram İslâm eğitim geleneğinde muallim yerine,  ilmi sahadaki üstünlüğü olan kişilere için

kullanılmış. Farsça bir kelime olduğunu sandığımız bu kelime Arapça da efendi,

sahip, amir manasındaki mevlâ dan gelmekteymiş.  Molla kelimesi bugün daha çok İran da

kullanılmakta.  İslâm tarihinde bir şeref

unvanı olarak da pek çok Müslüman toplumunda rağbet görmüş. Osmanlı da genelde

müderrislikten sonraki mevleviyet pâyesi denilen dereceye ulaşan büyük

âlimlerle birinci sınıf kadılara verilen bir unvan olmuş. Molla Gürânî gibi,

Molla Husrev, Molla Fenârî gibi. Bu makamdaki âlimlere ancak Seyhülislâmlar

karışabilir ve makamları onlar tarafından tevzi edilirmiş.

Ancak, Osmanlının son zamanlarında Molla kelimesi, itibar

kaybetmiş ve medrese talebelerine dahi molla denmeye başlanmış. Hatta günümüzde

İran da yazmayı bilmeyen ama okuyabilen insanlara bile molla denilecek kadar

itibarsızlaştırılmıştır bu kavram. Osmanlı daki Medrese talebelerini onurlu bir duruşa ağır ve vakarlı bir

yürüyüşe alıştırmak için kullanılan  ağır ol da molla desinler   atasözü

yerini bu günkü İran da  Molla olmak ne

kadar kolay, adam olmak ne kadar zordur atasözüne bırakmıştır. 

Peygamber varisi Âlim

İslâm eğitim geleneğinde ilim ve eğitimle ilgili olarak

en fazla öne çıkıp, en fazla kullanılan kavramlardan birisi de âlimdir. Âlim

kavramı muallim-müderris kavramlarının yerine kullanılmıştır. (a-le-me-ilm:

bilmek, bilgi) kökünden gelen bu kelime Şemseddin Sâmi nin Kâmûs-ı Türkî adlı

sözlüğünde Bilen, bilgili, çok şey bilen, her ilmi bilen, ilim ile iştigal

eden, çeşitli ilimlere aşina olan, eğitim ve kadılık mesleğine mensup olup,

özel bir kıyafeti olan ulemadan bir zat manalarına gelmektedir.

İlim-Âlim-Alîm-Allâm-Allâme-Muallim-Muallime-Müteallim-Muallem-Tâlim-Talimat-Ma lûm-Malûmât-Ulemâ-İlmiye

hep bu kökten gelen bilgi manasıyla bağlantılı olarak kullanılan kelimelerdir.

Kur ân-ı Kerîm de Fâtır Sûresi nin 246 ayetinde;  Allahtan ancak âlim olan kulları korkar

buyurmuştur Cenâb-ı Hakk. Peygamberimiz (s.a.v.) de Âlimin âbid üzerindeki

üstünlügü dolunaylı gecede kamerin diger yıldızlara üstünlügü gibidir. Âlimler

Peygamberlerin vârisleridir buyurarak âlimin İslâmiyet teki değerine dikkat

çekmiştir.

İslâm geleneğinde âlim kavramı öğretmen-muallim

kelimeleri yerine sıklıkla kullanılmış. İlim, âlimle beraber zikredilmiştir.

İhvan-ı Safa risalelerinde İlim, âlimin şahsında malûmun (bilginin) suretidir

tanımıyla ilim-âlim ilişkisi açıkça ortaya konulmakta.

Âlimler, medresenin olmadığı dönemlerde cami medrese

dergâh gibi dersiye denilen yerlerde ders okuturlarmış.  Cami, dergâh gibi yerlerde halka-i tedris

(halaka-i tedris) adı verilen ilim halkaları oluşturur ve buralarda talebeleri

eğitirmiş. Medreselerin kurulmasıyla beraber âlimler öğretme görevine buralarda

devam etmiştir. Meşhur âlimlerden bazıları: Akşemseddin, Molla Fenârî, Sâdettin

Taftazânî, Şerif Cürcânî, İbn Sînâ, Fârâbî, Hârizmî, Gazzâlî, İbrâhim Hakkı

Erzurûmî, Attâr, Aziz Mahmud Hüdâyî ve ismini yazamadığım daha niceleri.

İslâm eğitim geleneğinde çok büyük bir öneme haiz olan

âlim konusunda yazılacak o kadar şey var ki İnşallah ilerde bunu başlı başına

bir konu olarak ele alabilmeyi Rabbim nasip etsin. O zaman herkes âlim

olabilir mi sorusunu sorar ve cevap ararız inşallah.

Kadınlardan da fakih olur muymuş

Fıkh: Bilmek, bir şeyi iyi anlamak, bir konuda derin bir

bilgi sahibi olmak kökünden türemiş olan Fakih kelimesinin manası bir şeyi

iyi bilen, iyi anlayan demektir.  Çoğulu

Fukahâ. Fakih din bilginidir. Fıkıh ilmine hakkıyla vakıf olmuş ve sahip olduğu

içtihad melekesiyle şer i hükümleri meydana çıkaran kişidir. İslâmiyet in ilk

yıllardan itibaren fakihler, dinî meselelerde halkı aydınlatan, onlara bir nevi

öğretmenlik yapan yani bütün ümmetin muallimi konumunda olmuşlardır. Ebû Hanîfe

ünlü fakihlerimizdendir. Fakih hep erkeklerden mi olur sorusu kafamı

kurcalamıştı.  Araştırdım. Buldum.

Kadından da fakih olurmuş. Ve kadın fakihlerimizin öncüsü de Hz. Âişe (r.a.)

validemiz. Hz. Âişe fıkha vakıf olması sebebiyle Medine de fetva veren yedi

fakihten birisiymiş.

Peygamberimiz (s.a.v.) Allah kimin için hayır murad

ederse onu dinde fakih kılar (Tirmizî, İlm 1) buyurarak fakihin İslâm eğitim

geleneğindeki önemini vurgulamıştır. Osmanlı da Şeyh Edebâli ilk

fakihlerdenmiş. Bazı âlimler Tursun Fakih i (Dursun Fakih) ilk fakihlerden

sayıyor. Tursun Fakih aynı zamanda Osmanlı nın istiklal hutbesini okuyan zat.

Bunlardan başka Hattâb Karahisarî, Ebû Hanîfe es-Sânî: İkinci Ebû Hanîfe

ünvanlı Osmanlı şeyhülislâmı Ebüssuud Efendi de meşhur fakihlerimizden.