Ve Yurtsuz Bir Avuç Gariban

Son Osmanlı hükümdarı Sultan Vahideddin Han’ın yurt dışına “zorla” gönderilmesinden sonra T.B.M.M. tarafından seçilen Halife Abdülmecid Efendi’nin, 23 Ağustos 1944’te Paris’te vefat etmiştir. Sultan Abdülhamid Han’ın torunu Osman Nami Osmanoğlu ise o zor ve acı dolu yılları şöyle tarif eder; “…Gurbeti, vatansızlığı anlayamazsınız. Hepimizin evinde Türk toprağı vardı. Yıllarca başucumda Çamlıca toprağı ile yattım. Aç kaldım, hamallık yaptım her işi yaptım. Keşke Türk topraklarında olsaydım da yine aç kalsaydım…”

Son Osmanlı hükümdarı Sultan Vahideddin Han’ın yurt dışına “zorla” gönderilmesinden sonra T.B.M.M. tarafından seçilen Halife Abdülmecid Efendi’nin, 23 Ağustos 1944’te Paris’te vefat etmiştir.

İstanbul valisi Haydar Bey’in getirdiği T.B.M.M. kararını gören Abdülmecid Efendi muhatabına şöyle seslendi;

“– Nasıl olur vali bey . İslamiyet’i siyaset vasıtası olmaktan kurtarmak için Hilafet makamını yıkmak, Allah peygamberinin halifesini memleket dışına atmak mı gerekir Hayır, vali bey, millet meclisinin böyle bir karar aldığına inanmıyorum…”

Dolmabahçe Sarayı’nın camlarına çarpan yağmurun tıkırtıları arasında tarihi bir an yaşanıyor. Boğazın suları ile birlikte Abdülmecid Efendi’nin mavi gözleri de bulanmıştı. Dile kolay, 600 yıl süren bir egemenlik döneminden sonra kendilerine “kapı gösteriliyor…” Perdeleri kapalı bir araba ile saraydan uzaklaştırılırken Abdülmecid, hâlâ Mustafa Kemal’den gelecek bir telgrafla yapılan yanlışlığın düzeltileceği umudundadır…

Kötü bir yolculuktan sonra gelinen Çatalca’da Sirkeci’den yola çıktığı bildirilen tren bekleniyor. Bir Yahudi olan istasyon amiri, konukların kim olduğunu öğrenir öğrenmez koşup Abdülmecid’in ellerine sarılıp Yahudilerin Osmanlı’ya duyduğu sadakati dile getiriyor…

Nihayet trene binilir. Vali, içinde 2000 Sterlin ve pasaportların bulunduğu bir zarf uzatır, Abdülmecid’e. Pasaportlarda İsviçre vizesi vardır. Ne ki, İsviçreli sınır görevlisi gelenin Halife olduğunu öğrenince tereddüt geçirir ve ne yapacağını telefonla Bern’e sorar. Bu sırada tren sınırda bekletilmektedir.

Abdülmecid ve mahiyeti Leman Gölü kıyısındaki Territet Oteli’ne yerleşir. Otel yönetimi, hiç vakit yitirmeden kapı önündeki gönderlerinden birisine Türk Bayrağı çekmiştir. Ertesi gün bütün Avrupa basını oteli işgal edecektir.1

Bu arada 2000 Sterlin su gibi eriyip bitmektedir. Abdülmecid, özel kalem müdürü Salih Keramet’i, yardım sağlaması için, Paris’teki Müslüman ülke elçilerine gönderir. Sonuç olumsuzdur. Sadece Londra’da bulunan Haydarabat Nizamı ayda 300 Sterlin’lik bir ödenek sağlar. Sağlığı bozulan Abdülmecid, Fransa’ya yerleşmek için izin ister. Talep kabul edilince Nice’ye doğru yola çıkılır.

Ankara aleyhindeki hiçbir faaliyete katılmayan Abdülmecid, maddi sıkıntısını had safhaya ulaşması üzerine, kızı Dürrüşehvar’ı Haydarabad Nizamı’nın büyük oğlu Azamcah’a verir. Böylece durum bir parça düzelir. Daha sonra ise Paris’e yerleşen Abdülmecid, resim, şiir ve musiki dolu günler geçirir. Sadece Cuma günleri Paris’in Place Manchat’taki Camiye girerek cemaat ile namaz kılar.

Bu arada 2. Dünya Savaşı başlamış ve Paris, Almanlar tarafından işgal edilmiştir. Alman işgali herkes gibi Abdülmecid’i de bir hayli sarsmıştır. Hastalanır ve Almanlar Paris’i kaçarcasına terk ederken müttefiklerin attıkları top sesleri arasında 23 Ağustos 1944’de hayata gözlerini kapar.

Abdülmecid’in ölümünü haber alan Sultan Abdülhamid Han’ın kızı Ayşe Osmanoğlu yanına oğlu Osman’ı da alarak Paris’te yollara düşer. Cenazesinin kaldırılması başlı başına bir sorun olur. Çünkü Abdülmecid İstanbul’a gömülmeyi vasiyet etmiştir. Ankara’dan cevap gelene kadar müttefiklerde izin alınarak cenaze, namazlarını kıldığı camideki küçük bir odaya konur. Salih Keramet Bey, çoktan Ankara’ya gelmiş ve gerekli girişimlere başlamıştır. Ama bir netice alamaz.

Durumu gören halifenin kızı Dürrüşehvar da Türkiye’ye gelerek devrin Cumhurbaşkanı İnönü ile Savanora’da görüşmüş, babasının Paris’te bekleyen cesedinin Türkiye’ye nakli için izin talep etmiştir. İnönü’nün verdiği söze rağmen bu nakil işi gerçekleşmez. Üstelik Abdülmecid öleli tam 10 sene geçmiştir. 10 sene sonra iktidarda Demokrat Parti ve Çankaya’da da Celal Bayar olmasına rağmen ümitler tükenmiştir.

Sonunda cenazenin Türkiye’ye naklinden ümit kesilir ve Abdülmecid’in cenazesi Paris’ten alınarak Medine’ye götürülür. 30 Mart 1954 tarihinde kılınan akşam namazından sonra da defnedilir Vahhabi inançlarına uygun olarak mezar dozerle düzeltilir ve üzerine mezar taşı veya kitabe dikilmesine izin verilmez...2

Ertuğrul Gazi’nin, Osman Gazi’nin, Fatih’in, Kanuni’nin torunları olan yaşlı, genç, çocuk, büyük, hasta, sağlam tam 155 kişi on gün içinde kurdukları ve 600 sene yaşattıkları ülkeden kovuldular. Ve bir kere bile ölümlerine kadar Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde tek bir söz söylemediler, söyletmediler.

Osmanlı hanedanının sürgün dönemi son derece maceralı geçti. Çoğu hayatını çok zor şartlar altında sürdürdü. Beş parasız, yurtsuz, apartmanların bodrum katlarında, soğuk ve yağmurlu caddelerin kaldırımlarında, duvarlarından şırıl şırıl suların aktığı rutubetli odalarda can verdiler. İtildiler kakıldılar horlandılar, aç kaldılar. Buz gibi havalarda kamyon kasalarının içlerinde donarak öldüler, ama asla Türkiye ya da Atatürk aleyhinde en küçük bir söz söylemediler. Hamallık yaptılar, mezar bekçiliği yaptılar, inşaatlarda kum taşıdılar, lağım temizlediler, suikastlara kurban gittiler, açlıktan öldüler ama asla kimseye el açmadılar. Bugün pek çoğu, kimsesiz, duvar kenarlarında ölen sokakta yaşayan insanların ölülerinin gömüldüğü belediye mezarlarında yatmaktadır.

Sultan Reşad Han’ın torunu Emine Mukbile Osmanoğlu, sürgünde bulunduğu yılların değerlendirmesini yaparken;

“…Biz Söğüt’ten elde kılıçla çıkıp Viyana’ya kadar gidenlerin torunuyduk. Biz hiçbir vakit Türkiye’nin fenalığını düşünmedik. Ama bu memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra bir gece ansızın hazırlanmamıza bile müsaade edilmeden apar topar kovulduk. Diş değiştirirken kovuldum, Saçlarıma ak düştüğünde geriye dönmeme izin verildi” demektedir.

Sultan Abdülhamid Han’ın torunu Osman Nami Osmanoğlu ise o zor ve acı dolu yılları şöyle tarif eder;

“…Gurbeti, vatansızlığı anlayamazsınız. Hepimizin evinde Türk toprağı vardı. Yıllarca başucumda Çamlıca toprağı ile yattım. Aç kaldım, hamallık yaptım her işi yaptım. Keşke Türk topraklarında olsaydım da yine aç kalsaydım…”

Sultan Beşinci Murat’ın torunu, Ali Vasıb Efendi ise duygularını ancak şöyle dile getirebilir;

“…Biz sürgün Osmanlılar, her baharda bir kere daha ölür, diriliriz… Bütün gençliğimiz, en güzel hatıralarımız, İstanbul’un baharı ile süslenmiştir.”3

Koca yunus boşa dememiş;

Bir garip ölmüş diyeler

Üç gün sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin…

Muhabbetle...

DİPNOTLAR

1) http://tarihvemedeniyet.org/2009/08/bir-garip-osmanli/

2) Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması , Türk Edebiyatı Vakfı, Ist 2008,   S. 157 , 158, 159

3) Murat Bardakçı, Son Osmanlılar, Hürriyet Gaz., İstanbul, 2006