Bir alıntıda, “Tüm hikâyeler senin anlattığın kadarıyla var olur ve insanlar da seni anlattığın kadarıyla anlayabilirler” diyordu. Dünya tarihinde insanlığın zihninde kalan olaylar hikâyesi anlatılan olaylardır. Tüm insanlık tarihi boyunca nice acılar, buhranlar, savaşlar, zaferler, mutluluklar, güzellikler meydana geldi fakat bize ulaşan, insanlığın hafızasında olan hikâyesi anlatılanlar.
İnsanın olayları anlayabilmesi için yaşadığı durumu kavrayabilmesi için de Allah (C.C.) kitabında kıssalara/hikâyelere yer vermiştir. Biz dinlerken bir hikâyedir deyip geçiyoruz fakat o zihinlerimizde kavramlardan daha fazla yer ediyor. Hepimizin zihninde peygamberlerin hayatı küçük yaşlarda dinlediğimiz peygamber hikâyeleri sayesinde. Yaşamlarımızın ilerleyen zamanlarda ya hikâyeydi deyip geçiştiriyoruz ya da o hikâyelerden edindiğimiz hikmetler üzerine bir hayat yaşamaya çalışıyoruz.
Yüzyılımızın en önemli siyasal iletişim başarısı olarak Yahudilerin Almanlar tarafından soykırıma uğratılması hikâyesi gelir. İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca insan ölmüştür ama tüm dünya sadece Yahudilerin hikâyelerini bilir. Dünyayı derinden etkileyen o kadar çok savaş, kırım, göç, soykırım olmasına rağmen insanlar hâlâ Nazilerin Yahudi soykırımını konuşur. Neden? Çünkü en çok hikâyesi anlatılandır da ondan. Onlarca film, kitap, haber içeriği…
Biz hâlâ 93 Harbi’nden sonra yaşadığımız ve Osmanlı’nın esas belini kıran Balkan göçlerini anlatamayız. Balkanlardan Anadolu’ya göç etmek zorunda kalanlar çoğu bile bilmez ‘kendi hikâyesi’ni. Birinci Dünya Savaşı’nda bu toprakların çektiği sıkıntılar, emperyalist güçlere verilen şanlı mücadele… Birkaç kitap belki birkaç film… Genelde resmi anmalara hapsedilmiş hikâyesi anlatılmayan koca bir tarih. Daha Süleymaniye Camii’ni bile anlatabilmiş değiliz. Oysa o meşhur tabirle “ Fas’tan Endonezya’ya” o kadar çok malzememiz, o kadar çok yaşanmışlıklarımız var ki!..
Bilmem ana haberlerde hiç denk geldiniz mi? Yaren isminde bir leylek var. Bursa’nın Karacabey ilçesinin Eskikaraağaç köyünde bir balıkçı ile kurduğu dostluk nedeniyle insanlar arasında tanınan leylek. Köyün muhtarı tarafından “Yaren” adı verilen leylek her yıl Mart ayında Bursa’nın Eskikaraağaç köyüne göç eder ve yılın altı ayı köydeki yuvasında kalır. 2010 yılından beri köye her gelişinde Uluabat Gölü kıyısındaki bu köyde yaşayan Adem Yılmaz’ın kayığına konarak her sabah onunla birlikte balığa çıkmaktadır. Ve Yaren’in hikâyesi başlar. Bundan sonra mevsim kuşları ile ilgilenenlerin dikkatini çeker, doğa fotoğrafçısı Alper Tüydeş tarafından 2016 yılından itibaren fotoğraflanır, 2019 yılında belgesele konu olur. Şu an sosyal medyada çok sayıda takipçisi var. Yaren hakkında internet sitesi, Wikipedia sayfa, sosyal medya hesapları, fotoğraf sergileri… Her yıl kuşların göç mevsiminde konuşulan konu, “Acaba bu sene Yaren leylek gelecek mi?” Yani hikâyesi anlatılan göç eden bir leyleğin hikâyesi artık insanlığın hafızasında kalacak. Hikâyesi olan şey yüzyıllarca yaşamaya devam eder.
Bu düşünceleri zihnimi dolduran olay, İmam Hatip Lisesi’nde öğrenci iken başörtüsü sebebiyle Milli Güvenlik dersine girmediğimiz için disipline sevk edildiğimizde savunmamızı alan hocamızı çarşıda görmek oldu. Ülkemiz yakın tarihinde, dinî hassasiyetleri taşıyan neredeyse hemen hemen her ailede başörtüsü mağduru mevcut. Başörtüsü sebebiyle okulunu bırakan, ailesi ile karşı karşıya gelen, ikna odalarında en temel insan hakkı olan seçimleri sebebiyle saldırıya maruz kalan, okullarından atılan, okulunu bitirebilmek için şehir şehir gezen, okulunu bitiremediği için diploması olmayan, mesleğini yapamayan, geleceği çalınmış binlerce kız çocuğu… Birçoğuna ilk elden şahitlik ettiğim /ettiğimiz birçok hikâye. Ama anlatılmayan hikâyeler. Televizyonların ana haber bültenlerinde bir korku objesi olarak verilen, edebiyat alanında ise yok denilecek kadar ürünle temsil edilen, sinema alanında ise neredeyse hiç temsili olmayan hikâyeler. Bazı büyüklerimiz “Yalnız Değilsiniz” var ya diyecek fakat onun hikâyesi de zengin bir ailenin kızının hidayete ermesi ve bunun üzerinden ele alınan başörtüsü hikâyesi olduğunun altını çizelim. Kısaca yakın zamanda yaşadığımız ve hâlâ etkisi süren ‘kendi hikâyemiz’i anlatamadık/anlatamıyoruz ya da anlatmıyoruz.
Tarihteki en saçma yasak olan ve en büyük insan hakları ihlali olan bizim hikâyemiz tarihin tozlu sayfalarında yok olup gidecek. Birilerinin kendine iktidar devşirme aracı haline getirildiği gerçeği ile.
Bu hikâyenin başına daha kötü bir mesele geldi. Başörtülülerin hikâyesi başörtülüler tarafından boğduruldu. Yıllardır bir inancın gereği hayatından vazgeçen insanların emekleri ve mücadeleleri üstüne bu ülkede başörtüsü mağduriyetinin sembol isimlerinden birinin başörtülü kız kardeşine İsrail ile yapılan anlaşma Meclis’te savundurularak bu hikâye hiç edildi.
Şimdilerde dinî hassasiyeti taşıyanların en büyük dertlerinden biri, yeni nesillere tesettürü anlatamamaları. Gelinen noktaya sebep geçmişte yaşadıklarının hikâyesini anlatmak yerine başörtüsü mağduru ailelerin, ‘başkalarının hedeflerini’ çocuklarına vaaz etmesi olmasın?
Hikâyesi anlatılmayan en haklı davalar anlatılmazsa insanlık hafızasından silinir gider.