Kapitalist zihniyetin pazarlama stratejilerinin en önemli ayağını reklam oluşturur. Bugün yazılı ve görsel basın aracılığıyla hayatımızı kuşatan reklamlar, farklı sektörlerdeki aktörlerin ürettikleri farklı markaların tüketilmesi için zihin bombardımanı yapmak amacıyla kurgulanır.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul da reklam endüstrisinin nirengi noktasını analiz edebileceğimiz ilginç bir "Lovemark Konferansı" yapıldı. Reklam endüstrisine yön veren firmalar, medya mensupları, reklam ajansı sahipleri, "Aşkla, sevgiyle bağlanılan markalar üzerinde konuştular. Marka analizleri yaptılar"

Sektörün önemli temsilcilerinden bir ajans yöneticisi, "Tüketiciler bir şey satın alırken düşüncelerine göre değil, hislerine göre hareket ederler" diyerek çok önemli bir tesbit yaptı. Bunun anlamı şu: Televizyon ekranlarında gördüğümüz, yazılı basında çarşaf çarşaf yayınlanan, caddelerde bilboardlarda gözümüze çarpan çeşit çeşit reklamlarla, aslında bizim satın alma duygumuzun gıdıklanması yanında, hislerimizin esir alınması harekatı da söz konusu. Yani, tüm televizyonlarını işgal eden, her programın, dizinin önüne arkasına sponsor olarak yerleştirilen reklamlarla, düşünce melekemizi yok etmek isteyen psikolojik bir bombardımanla karşı karşıyayız.

Düşünmeyen, aklıyla hareket etmeyen, cebinde ne olduğunu, satın aldığı şeyin ödemelerini yapıp yapamayacağını bile hesap etmeyen, duygularıyla hareket eden bir tüketici portföyü oluşturmak Tüketen, sürekli tüketen, konforizmin nimetlerinden yararlanmak için elindeki avucundakini harcamak için sürekli vitrinlere bakan, reklamları dört gözle izleyen tüketim hırsına yenik düşmüş bir toplum yapısı oluşturmak Reklam endüstrisinin yapmaya çalıştığı şey bu işte. Elindekiyle yetinmesini bilmeyen, "Kanaat kavramını" unutmuş, varolana şükür etmesinden habersiz, vahşi kapitalizmin ahtapot kolları arasında kaybolmuş bir toplum

Reklam endüstrisinin çok önemli bir işlev üstlendiği, markaların tanıtılması, ürettiğimiz değerlerin ihraç edilmesi yönünde çok önemli bir mihenk taşı olduğunu kabul ediyoruz. Ama, bu endüstrinin insanların hırslarını körükleyen bir yapıyı didik didik ederek, duyguyu ve hisleri baz alarak "düşüncesiz güruhlar" oluşturmaya çalışması, markaların da kendilerine bu yönde roller biçilmesini istemesi, gerçekten çok acı bir durum.

İnsanların markalarla kendilerini özdeşleştirmesi, markalar üzerinde kimlik ve statü kazanmaya çalışması önümüze içinden çıkılmaz paradokslar çıkarabiliyor. Sahip olunan kimlikler, insanların kendi değerlerine göre değil, makamlarına, statülerine, elbiselerine, arabalarına, kullandıkları ve tükettikleri markalara göre şekilleniyor.

Ve maalesef karşımıza, halk arasında sıkça kullanılan bir söz çıkıyor: "Nice insanlar gördüm üstünde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok"

Tüketim hırsı ve alışverişin duygulara, hislere göre yapılması, "ihtiyaç" kavramını da hayatımızdan çıkarıyor. İnsanlar sürekli evlerinin eşyalarını yenilemek için çabalıyorlar, üç kuruşa satın alabilecekleri bir elbise için 5 lira verecekleri markaları arıyorlar, hesapsız kitapsız yaptıkları alışverişlerle geleceklerini ipotek altına alıp borç batağına saplanıyorlar. Kısaca reklam endüstrisinin aşkla bağlanılan markalar oluşturmaya yönelik çabalarının altında yatan gerçek bu Hesapsız bir toplum oluşturmak Düşünmeyen, sorgulamayan, analiz etmeyen Sadece tüketen ve cebini boşaltan