Kayıpları gözden geçirdiğimizde yaşanan son on yılda
görüyoruz ki; gelmesini istemediğimizin zararı gelenle engellenememiştir.
Demokrasinin sadece seçim olmadığı bu noktada şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Geçmiş on yılın tecrübesiyle, 2002 yılında verilen bir kararı alternatif
maliyet açısından değerlendirdiğimizde, sanki alternatif yokmuş gibi bir karar
aldığımız gerçeği ortadadır. 28 Şubat ı sorgulayanlar kendilerine şu soruyu
sormalıdır: Eğer Refah Partisi, Batı nın istediğini yapmış olsaydı, bugün AKP
diye bir parti olur muydu
Batı nın istediğini yapanların neredeyse bütün kırmızı
çizgileri değişmiştir! Gördüğünüz gibi, hiçbir şey eskisi gibi değil.
Tezgâhın büyüklüğünü tasavvur etmek zorundayız. Başbakan ın faiz lobisine
dikkat ettiği kadar, Türkiye nin ödediği yıllık 53 milyar lira faiz tutarına da
dikkat etmesi gerekiyor. Kredi kartı kullanmayın demek yerine, 2002 de on beş
milyon olan kart sayısının bugün nasıl elli milyonu geçtiğini düşünmek
zorundadır. Çünkü önce önemli olana yönelmek yerine, acilden acile kaçıldı.
Olağanüstünü hedeflemek yerine sıradan olanla yetinildi. Büyük taşları yerine
koymak yerine, çakıl taşlarıyla on yıl kaybedildi.
Son on yılın özeti şudur: Hem ülke olarak, hem millet
olarak hem de fert olarak kırmızı çizgilerimiz değişmiştir. Kazandığımızın
önemi var, nereden kazandığımızın önemi yok. Yediğimizin hijyeni var, helal
olup olmadığının önemi yok. Beğendiğimizin gösterişi var, israf olup
olmadığının önemi yok. Eğlencemiz var, meşru olup olmadığının önemi yok.
Oturduğumuz yerin konforu var, na/mahrem giriş çıkışının önemi yok. Kredi
kartımız var, paramız yok. Kredi aldık işimizi büyüttük ama bereketi yok.
Sandıktan çıkan sonuçlara göre her şey yolunda sandık ama
millet sorguluyor: Ekonomik olarak denk bütçe ile faiz lobisinin muslukları
kapatan bir model varken, on yıldır hükümette olduğu halde faiz lobisinden
şikâyet eden bir modele neden geçildi Dış politikada D-8 ler ile yeni bir
dünya vizyonu kurmuşken, iflas içinde olan bir AB uğruna son on yıl neden heba
edildi Refahyol hükümeti zamanında özgür bir Türkiye ortaya çıkmışken, acaba
hangi pazarlığa kurban gittik!
Boyutlarını bilmediğimiz büyük bir komploya kurban
gittiğimiz ve bu yüzden de maliyetlerini kestiremediğimiz bir ödeme takviminin
yaklaşıyor olduğu ortadadır. Duygusallığı bir tarafa bırakmanın vaktidir.
Yapılacaklara, değil, yapılanlara göre değerlendirme yapmak zorundayız. Sistemi
değiştirmekten vazgeçip sadece kadroyu değiştirenler havanda su dövmüştür.
Ümidimiz var, çünkü; bütünlüğü koruyamayan sistemlerden
de, dama çıkınca merdiveni çeken siyasetçilerden kurtulmanın her zaman bir yolu
vardır. Her şey yolunda sananlar için son bir hatırlatma: küfrün kendi işini
yürütürken takip ettiği esasın sürüklemek olduğu ve kim neye sürüklendiyse onun
orada boğulduğunu unutma! Ve bil ki; sadece Hakkı üstün tutmak, her zaman
saadet getirir.