Şu yaşa geldik, sadece ömür yaşamadık, darbenin modernini
de post modernini de dost modernini de gördük. Yaşanan darbelerin de geçen
günler gibi ömürden olduğunu bilmez değilim. Diyeceğim çok daha başka şeydir.
Yani diyor ki içimden bir ses, bu meşum günlerin de ömre dâhil olması reva mı
Her darbede geriye dönüyorsun, kaseti başa alıyorsun, cümleyi yeniden
kuruyorsun. Ama buna rağmen dünya dönmeye devam ediyor.
28 Şubat rengi ve tarzı itibariyle benim gibi daha birçok
kişinin içinden geçen duyguyu hesaba katan bir hinlik ve de cinlik taşıyordu
bünyesinde. İlkbahara doğru kanatlanmak üzere olan masum ve kırılgan bir takvim
yaprağıymış gibi yerleşmek istiyordu zihnimize. Hayatın olağan akışına hiç
müdahale etmiyormuş gibi davranarak anlam dünyamızı bozmak için olmadık oyunlar
oynuyordu. Yasaklamıyormuş gibi yaparak yasaklıyor, dövmüyormuş gibi davranarak
dövüyor, zulmettiğini fark ettirmeden zulmediyordu. Botların sesinden millet
huylanmasın diye iskarpin giyerek yürüyordu mahremimize.
Darbenin kendisine değil modern olanına karşı
geliştirilen bir tavırdı bu. Postmodern darbe adıyla şöhret bulması boşuna
değildi. 12 Eylül daha çok genç ve orta kuşağı muhatap alarak gerçekleşmiş bir
darbeydi ve meydanlarda, sehpalarda, karakollarda, fail-i meçhullerle can
yakarak kendisini ifade etmişti.
28 Şubat ın vermek istediği mesaj daha çok 12 Eylül
görmemiş genç kuşaklara dönüktü. Kitleler üzerinde çok iyi çalışılmış bir algı
mühendisliği ve psikolojik bir harekâttı. 12 Eylül darbesinin fiili
gerekçelerini oluşturmak için binlerce insan sağ-sol kavgasının kurbanı olarak
öldürülüp yaralanırken, 28 Şubat ın gerekçelerini oluşturmak için halkın
hissiyatıyla oynayacak konu mankenleri ve stratejik aktörler devreye sokuldu.
Bir filmin montajlanmış sahnelerini andıran bu kesitler
halkın zihnine nereye gidiyoruz çengelini asmak içindir. Toplum mühendisleri
iyi biliyorlar ki halk bu soruyu kendi kendine sorduğunda dört bir yandan halkı
çatıştırma grupları çalışma grubu maskesiyle devreye girecek ve nereye
gittiğimizi söyleyeceklerdir. Aslında hiçbir yere gittiğimiz falan yoktu. Bunu
ispatlayıp gözlerine soktuğunuzda peşinden iyi ya biz de tam bu tehlikeyi
söylüyoruz. Hiçbir yere gitmemek de bir yere gitmektir diyecekleri belliydi.
Onların istediği yolda gitmediğiniz sürece sizi yola getirmek için her
teşebbüsü mubah göreceklerdir.
Askerin gücü ile gücün askerleri ikisi de halkı kendi
istedikleri dünyaya mecbur kılmak, kendi kurdukları bir cümlenin içerisinde
kullanmak isterler. 28 Şubat postmodern darbesinin Türkçesi budur.
Bir dünya görüşü, bakış açısı, yürüyüş biçimi
dayatmasıdır. Buna razı etmek için karşısındakini açık kapıları kapatarak,
ilkelerinden ödün verdirterek ikilemde bırakır. Bundan da sonuç alamazsa ikna
odası yöntemine başvurur. İkna odası yöntemi şeytanın insanla içte yaptığı
didişmenin dışarıda sahnelenen şeklidir. Her insanın içi bir tür ikna odası
değil midir zaten Ya rahmani olana uyacaksınız ya da şeytani olan sizi ikna
edecektir. Darbeciler postmodern yöntemlerden hareket ettiklerinden midir
bilinmez şeytanın stratejilerini çok iyi bilmektedirler.
12 Eylül modern olduğu için olsa gerektir ikna yöntemini
değil, halkın kafasına vura vura kabullendirmeyi tercih etmiştir. 12 Eylül
darbe iklimini yaşayanlar bu yüzden psikolojik yöntemler kullanan 28 Şubat ı
tanımlamakta zorluk çekmişlerdir. Bin yıl sürecek lafı da bu harekâtın
yaşanan hayata rağmen bir hareket olmadığını, aksine hayatın kendisi olduğu
yalanını kabullendirmek içindir. Yani darbeciler demek istiyorlar ki biz
kimseye bir şey yapmadık, dağınık sandalyeleri düzelttik, düzeni dizayn ettik .
Meşhur balans ayarı dedikleri şey de budur zaten. 12 Eylül idam, işkence ve
tedhiş sonucu dökülen kan izlerini sildi, 28 Şubat ise halkın kan damarlarını
tıkayarak toplumsal iç kanmaya sebep oldu.
Bugün yaşadığımız sosyal, kültürel ve siyasi ortam 28
Şubat sonrasının reflekslerini ve savunma güdülerini taşımaktadır. Sürecin
etkisi tam anlamıyla geçmiş değil henüz. Artçıları psikolojik olarak devam etmekte.
Dün zulme ve haksızlığa uğrayan insanlar bugün benzeri haksızlıkları hiç
çekinmeden birbirlerine karşı yapabilmektedirler.
Müşterek haksızlığa uğramış insanların rahata kavuştuktan
sonra karşısındakine tahakküm oluşturmaya çalışması nasıl izah edilir
bilmiyorum. Koşulların birileri lehine alabildiğine iyileştirildiği birilerinin
aleyhine son raddesine kadar daraltıldığı bir ortamda dün el ele zinciri
yapanlar bugün yürek yüreğe, gönül gönüle oturup halleşebilmenin atmosferinden
bile mahrumdurlar. Şimdi soruyorum: 28 Şubat bin yıl sürecek diyenler, bu
süreci acaba kılık değiştirerek Müslüman yüreklerde mi yaşatmak istiyorlar
PKK nın bile silah bırakmaya hazırlandığı bir dünyada Müslüman ın Müslüman
üzerine kin, nefret ve görünür görünmez silahlarla gitmesinden daha ağır bir
darbe olabilir mi Demem o ki Şubat ın bir kabahati yok, yirmi sekiz in de.