Yaşı olgunluk çağına gelmiş insanlarımızın kendi aralarında en çok konuştuğu konuların başında evlatlarının hayırsızlığı gelir. Büyüklerin en rahat cümle kurabildikleri konu “gençliğin elden gitmesi” meselesidir. Küçüklüğümüzden beri en çok şahit olduğumuz vakıa. O zamandan beri gençlik elden gidiyor. Kürsülerde en çok gençlere vaz-ü nasihat edilir. Okullarda idareciler ve öğretmenler, camilerde imam efendiler (imamların sadece camiye hapsedilmesi zannımızsa daha büyük bir sorundur), evlerde dedeler, nineler, anneler, babalar herkes gençlik ve gençler hakkında konuşur. “Bizim zamanımızda böyle miydi?” sorusuyla başlayıp, “Kalmadı şimdiki gençlikte böyle hasletler…” diye devam eder muhabbetler. En çok kalem gençlik ve gençler üzerine oynatılır. Bir zamanlar elden gidiyor olduğu için endişe edilen nesil şimdi gençliğin elden gitmesinden dert yakınıyor.

Gençlik gelecek olduğu için tüm ideolojilerde de tüm devletlerde de en baştaki hedeftir. Tüm büyükler ne yaptılarsa gençlerin geleceği, iyiliği için yaptığını söyler. Anneler yememişler, içmemişler, saçlarını süpürge yapmışlardır çocukları için. Babalar yan gelip yatmamışlar, gece uykusuz kalmışlar çocuklarının iaşesi için çalışmışlardır. Siyasilere baktığımızda da hangi hizmeti yapıyorlarsa çocuklar ve gençler için yaptıklarını iddia ederler.

Peki, üzerine bu kadar kafa patlatılıp, üzerine bu kadar konuşulan bir konuda neden hâlâ istenilen hedefe varılamamıştır? Gençler “hayırsız” kategorisinden çıkarılamamıştır? Neden her geçen gün gençlerden şikâyet edilen konular artmıştır? “Gençliğin imanını sorularla çaldılar” başlığından başlayıp bahsedilen gençliğin ihale sırasına sokulma serüveninde aramak gerekiyor galiba soruların cevaplarını.

Öncelikle gençlere dair kurulan her cümlenin büyüklerin zamanında yapmaları gerekirken yapmadıkları ve yapmamaları gerekirken yaptıkları işlerin bir yansımasıdır. Tüm canlılar hayatı büyüklerini taklit ederek öğrenir. Bir kuş ebeveynini taklit ederek, uçmayı ve şakımayı öğrenir. Bir aslan yavrusu ebeveynini taklit ederek avlanmayı, bir ceylan yavrusu annesi-babasından görerek av olmaktan kaçmayı öğrenir. Kendinden önceki nesli taklit ederek hayatı öğrenme şiarı akıl sahibi insan için de geçerlidir. Çocuklarımız ve gençlerimiz sözlerimizden, nasihatlerimizden, hitabetlerimizden çok davranışlarımızdan, hareketlerimizden, sözsüz tepkilerimizden öğreniyor yaşamayı. Bu öğrenme şekli de akıl baliğ olana kadar böyle devam eder. En basit ve her zaman söylenen örnektir; sigara içerken çocuğunuza sigara kötü, içme demenizin hiçbir olumlu etkisi olmaz. Ya da kapınıza istemediğiniz biri geldiğinde çocuğunuza “annem/babam evde yok” dedirttiğinizde çocuğunuza yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu söylemenizin anlamı kalmaz.

Şapkalarımızı önümüze alıp düşünme vakti gençlerimiz için. Bu gençlerin yaşadığı buhran ve hayırsız olma halinden büyükler olarak, anne-babalar olarak, eğitimciler olarak payımız nedir? Zamanında hangi koruğu yedik de torunlarımızın dişleri kamaşıyor. Hangi helalden mahrum bıraktık, hangi harama maruz bıraktık çocuklarımızı? Peygamber Efendimizin (s.a.v.) insan bedeninde helal ile doldurmasını söylediği mideyi helal lokma ile mi doldurduk; kalbi helal sevgi ile mi doldurduk ve yavrularımızın beynini doğru, faydalı, güzel, adaletli ve iyi bilgilerle mi besledik?

Her gün ekranlardan akanlara bakarsak, gündelik yaşamda sokağımızdan üniversite sıralarında olanlara bakarsak hiçbirini yapmış değiliz. Gençler için hakkaniyet ölçülerine sahip çıkacakları bir dünya bırakmadık. Gençlerin büyüklerden gördüğü -büyüklerinin dillerinin söylediğinden öte- sadece son yirmi yılı ele aldığımızda büyüklerin tablosu hiç iç acıcı değil. 2003’te Irak işgal edilirken bir tepki göremedi gençler. Üstüne üstlük “bu bizden desteklemeliyiz bunları” diyerek Irak işgalinde Amerikan’ın yanında olan iktidarı desteklediğini gördü gençler. Gençler “dünya küreselleşiyor, biz de küreselleşmenin parçası olarak Batı’yla entegre olmalıyız, Avrupa Birliği’nin üyesi olmalıyız” diyenleri gördü örnek olarak. Avrupa Birliği denilen kurum aile hayatımızdan inanç hayatımıza birçok geçmişimizle, inancımızla çatışan kriterleri dayatıyordu. Nikâhsız birliktelikleri savunan, Allah’ın lanetlediği durumları meşrulaştıran, zinayı hoş gören, İstanbul Sözleşmesi’nden Cedaw’ına birçok küresel dayatmaları onaylamayı “bu bizden bak artık devlet dairelerinde kadrolu çalışabiliyoruz” diyen büyüklerini gördü bu gençlik. Dilleri Allah’ın ayetlerini okuyup amellerinde muhalif olan büyükler örnek olarak sunuldu gençlere. “Faiz dünya gerçeği” diyenler ile gençler hayatta kırmızı çizgilerin çiğnenebileceğini,  “konjonktür bunu gerektiriyor” diyerek küresel sömürü sistemine eklemlenmenin bir değer olduğunu gördü bu gençlik.

Hiç unutmam, imam hatipte okurken özellikle idareci meslek dersleri hocalarımız öğrencilerinin sigara içip içmediklerini, erkek öğrencilerin saçlarının uzun olup olmadığını, kızların makyaj yapıp yapmadıklarını, sokakta kız-erkek ilişkilerini takip ederlerdi. Hatta bir gün sokakta el ele tutuşup gezen öğrencilerin peşinden koştuğunu hatırlarım meslek dersi hocamın. O hocalarımız bireysel olarak öğrencilerinin peşinden koşarken on dokuz yıldır zinayı serbest bırakan iktidarı destekliyor. (Hocaların ya da her Müslüman’ın tebliğ yapması farzdır. Bundan gocunmuyoruz ya da olmaması gerektiğini söylemiyoruz.) Şimdi bu genç o hocanın hangi dediğini dikkate alsın. (Bu hocalarımın şimdiki öğrencilerinden şikâyetle bahsetmelerine sık sık denk geliyorum.) Gençler durumun vahametinde ve ne yapıyorlarsa büyüklerin bıraktığı ayak izlerinden gelerek yapıyorlar. Büyükler olarak elimizle, dilimizle ve eylemlerimizle tutarlı davranışlar ortaya koymadığımız için gençlerle imtihan ediliyoruz.

Gençlerin hayırsızlığından, büyüklerine saygısızlığından, küçüklerine duyarsızlığından, çevresine ve başkalarına sorumsuzluğundan bahsetmeden, şikâyet etmeden önce şu soruyu soralım: “Biz hayırlı anne, baba ve büyük olabildik mi?”