Son zamanlara insanlar arası "iletişim"e hep vurgu yapılıyor, fakat esas iletişimin "din" ile olmasının gerektiği göz ardı ediliyor. Çünkü din, insanın "insanca, uygarca" yaşamasını gaye edinen bir "medeniyet"in adıdır. Medeniyet de "birlikte yaşamak" demektir. Bu yüzden de dinin doğru anlatılması ve anlaşılması gerekir. Doğru anlaşılması gerekir ki doğru bir biçimde yaşanabilsin.

Genellikle iman etmeyi kelime-i tevhidi söylemekten ibaret sanıyoruz. Oysa kelime-i tevhidin söylenmesi hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. Elbette bunu telaffuz etmek olarak söylemiyorum. Anlam olarak, içselleştirme olarak söylüyorum. Kelime-i tevhid öyle bir cümle ki, insan bunu söylemeye kalktığında bütün var olanları dışlayarak "hayır, yoktur" diyerek başlıyor söze... Bu da var olan her şeyin farkına varmak, anlamak ve bunların hiçbirinin kendi başına bir değer ifade etmediğini görmek, bilmek ve hissetmektir.

Dağların, denizlerin, okyanusların hallaç pamuğu gibi harmanlanması anlamına gelen kelime-i tevhiddeki "lâ" hali, başka bir ifadeyle kişinin kalbinde kıyametleri koparmasıdır. Bütün bunlardan sonra denizlerin, okyanusların durulması, sakinleşmesi ve kendine gelmesi hali kişinin iman ettikten sonraki halini sembolize eder. Yûnus Emre nin "Ol imaret eylemez sen vîran olmayınca" demesindeki gibi... Bu halleri yaşamadan kelime-i tevhidi söylemek elbette kolaydır. Fakat bu halleri yaşamadan "iman etmek" demek, kelime-i tevhid cümlesini durmadan tekrarlayan plağa iman ettirmek gibi bir şeydir. Bu şekildeki taklidî iman inanan kişiye ne haz ne de heyecan verir.

Bir müminin, Kur an âyetlerini Hz. Peygamber den ilk defa dinliyormuş gibi bir duygu içinde olmadıkça, bu heyecanı yaşamadıkça âyetlerle ve âyetlerin mesajı ile sağlıklı bir iletişim kurmadıkça imanın eyleme dönüşmesi zordur. Çünkü böyle bir durum bal dolu kavanozu dıştan yalamaktan farksızdır.

Âyetleri okurken heyecan duyan insan, çevresine de aynı heyecanı duyuracak ve yaşatacaktır. Daha sonra bu duygular çevreye doğru hale hale yayıldıkça hayatın rengi değişecek, "dindar" olmanın hazzına varılacaktır.

Dinin yani Kur an ın doğru anlaşılması konusunda en güzel örnek Hz. Peygamber dir. Çünkü Resûl-i Ekrem, Kur an ın ete kemiğe bürünmüş halidir. Hz. Peygamber i hayatın merkezine koymadan Kur an ı doğru anlamak mümkün değildir. Böyle bir durum, birtakım kişilerin kendini peygamber yerine koyması gibi bir anlam çıkarır ki, bu da dinin anlaşılması ve yaşanması konusunda en büyük yanlışlardan biri olur.

Kur an-ı Kerim, var olan haliyle kuramsal bir kitaptır. İnsan onu okur ve anlamaya çalışır. Fakat Allah, insanın Kur an a muhatap olması ve anlaması için peygamberi "elçi" olarak göndermiştir. O Peygamber ki, kitabın hayata geçirilmesi, yaşanılır hale gelebilmesi için 63 yıllık hayatının 23 yılını çetinler çetini bir mücadele içinde geçirmiştir. Bu mücadeleyi iyi ve doğru bir şekilde okumadan, anlamadan "din"in yaşanılır hale gelmesi konusunda gayret etmek dipsiz kuyuya bakraç sallamaktan farksızdır.

Bu arada imanın temel ilkelerinden birinin de peygamberlere iman olduğunu hatırlamak gerekir. Peygamberlerin fonksiyonu o kadar önemli ki, Allah peygamberlere imanı, kendisine imandan sonra şart koşmuştur. Peygambere itaati, kendisine itaat mertebesine çıkartmıştır. Allah adına yeryüzünde mücadele eden, O nun buyruklarını yerine getiren ve getirilmesi için mücadele edendir peygamber.

Din bir yaşama biçimidir. Hayatın her alanını kapsayan ve yaşanılan hiçbir anı dışarıda bırakmayan bir eylemi ifade eder. İnsanın bu eylemini de "ibadet" olarak adlandırır. Dindar bir Müslümanın şuurlu olarak gerçekleştirdiği her davranışı ibadettir ve ibadet özelliği taşır.

İletişim bağlamlı ibadeti dar ve geniş çerçeveli olarak düşündüğümüzde karşımıza "yaşanılan hayat"ın bizzat kendisinin ibadet olduğu ortaya çıkar. Nasıl bina temelsiz ve kolonsuz ayakta durmazsa ve sadece temel ve kolonlar da bina demek değilse, dar anlamdaki ibadetlerle İslâm ı anlamak ve anlatmak da mümkün değildir. Çünkü binanın her türlü ayrıntısıyla birlikte bir bütün ifade etmesi gibi, İslâm da "temelleri" ile birlikte düşünülmesi ve anlaşılması gerekir.

İnsanlarla ya da kavramlarla "iletişim kurmak"tan bahsettiğimizde, bunların her türlü uzantısını hesaba katmanın gerekliliğinden söz etmiş oluyoruz. Acıkan birinin yemeği iştahla yemesi gibi, susayan birinin suyu iştahla içmesi gibi İlişki kuracağımız veya kurmak istediğimiz inanca, bilgiye, insana karşı aynı isteği duymaktır iletişim

Bu anlamdaki iletişimi içselleştirmeden, iletişim kuracağımız kişinin veya kavramın ruhuna nüfuz edemediğimiz gibi dünyasına girmemiz de mümkün olmaz. Meselâ aynı dili konuştuğumuz halde birçok insanla anlaşmanın mümkün olmaması gibi Çünkü insanın karşısındaki insanla anlaşabilmesi için aynı duyguları paylaşması gerekir.