Değişen ve gelişenler karşısında insanların şaşkınlıkları oldukça belirgin. Dalgalar hâlinde insanlığın üzerine abananlar sersemletti dense yeridir. Bu durumlar karşısında tavır alınamayış, kendini geliştiremeyiş, nasıl bir yol tutturulacağının farkında olamayış karmaşayı büyütüyor.
Muhatabımız insan, aynı insan. Hazreti Adem’den beri.
Dönemler, yaşayış tarzları, insanlığa egemen olan hakikatsizlik, zulümlerin artışı, insanların onların karşısında çaresizlikleri, mazlumluktan öte bir durumdur. İnsan bu yanıyla kendi kendisinin kurbanıdır. Direniş ve varoluş insanın var olması için biricik yolu. Kendini koruyamayanın ne kendisine ne de başkalarına bir yararı olur.
İnsanların beklentileri, yaşayış tarzları sanki başkaları tarafından belirleniyor. Müslümanlığın insana sunduğu bağışladığı değerlerin göz ardı olması, insanlığın ondan uzaklaşması bunalımlarını arttırdı. Bir tarafta yanlışlık var ise, diğer tarafta Hakikat’in olması insanlık için bir çıkış yoludur. Adaletsizliklerin yolunu ve önünü kapatan adalet ve hakkaniyettir. Yanlışların karşısındaki Hakikat’e ait doğrular onları da zorluyor. Bir yerde zulüm var ise mazlumların gözü başka yerlerde olur.
Müslümanlar kendi medeniyetlerinin hakkını verse, hakkıyla yaşasa bu insanlık için başlıca çıkış yolu ve kurtuluşu olur. Lime lime olmuş olan Müslümanların başkalarına kurtuluş umudu olması beklenemez. Sorun kendilerindedir. Adaleti sadece kendisi için isteyenler, sadece ırklarının üstünlüğüne sığınarak başkalarının haklarını görmezden gelmek ve hatta aşağılamak Müslüman’ca bir tutum değildir. Bunlar sadece bir iki örnek. Hayatlarının bütününe yansıyan ve iyice bulamaca dönen bir yaşayışları var. Müslüman’ım diyenlerin nasıl ırkçılığa, partizanlığa, adamlığa sığındıkları ortada. İnsanların hak arayışlarını kendi ırklarının bağlamında değerlendirenler nasıl Müslüman’dırlar ki? Hani o vaiz efendiler gibi, siyasal vaizler de bunun içindedirler, Peygamber’den, kitaptan, sünnetten, âdil halifelerden, sultanlardan, velilerden örnek verenler kendi zamanlarında tam tersini yapmada mahirdirler. Kapitalizmin ve tüketimin, köleliğin bulamacında debelenenler Hakikat’ten söz edemezler. Nimetleri sadece kendilerine, yakınlarına, yandaşlarına reva görenler ancak içinde bulundukları sistemin birer uygulayıcılarıdırlar.
Dünyada olduğu gibi kendi yurtlarında, topraklarında, çevrelerinde bir sürü yanlışlıklar, haksızlıklar var. Kendi ülkelerinden ırkçılıktan ötürü zulüm yapılırken başka ülkelerde ırkdaşlarına yanlışlık yapılınca kıyameti koparırlar. Günümüzün en belirgin sorunu Siyonizm’in yaptıklarıdır. Filistin’de, Türkistan’da veya başka yerlerde yapılanlara, eğer ırklarından ya da mezheplerinden ise sahip çıkarlar. Değilse umursamazlar.
Kıbrıs’ın kurtuluşunun ellinci yılı kutlanıyor. Bakıyorum herkes kendi penceresinden bakıyor. Kendi kahramanını kendisi belirliyor. Hatta o sıralarda söz sahibi olmayan hiçbir katkısı olmayanlar partizanları tarafından öne çıkarılıyor. Sistemin kendisi de böyledir.
Hakikat’te her insanın, insanlık hakkını teslim etme sorumluluğu vardır.
Görmezden gelmek, mazlumu sahiplenmemek zulümdür ve insanlık dışıdır. Atalarımızla, Sultan Abdülhamit ile övünülür, o Afrika’daki ve Uzak Doğudaki mazlumlarla ilgilenir ve sahiplenirken bunu insan olarak yapıyordu. Ama hakiki bir Müslüman olarak yapıyordu.
Bir Sinan Ateş olayı var, göz göre göre yaşanan. Hakikat penceresinden bakılırsa bu mazlum ailenin hakkı savunulamıyor bile. Diyarbakır’da öldürülen Tahir Elçi olayı var ve hâlâ karanlık. Helikopterden atılanlar oldu. Müslüman’ım diyenler bunlara dönük bırakın bakmayı, değerlendirmeyi bile göze alamıyorlar. Korku ve siniş insanları iyice yıldırdı ve teslim olundu.
Hakikat bilincinde, her kim olursa olsun yapılan zulümlere, haksızlıklara direnmeli, karşı koymalı. Sadece kendi başına gelince feveran etmesinin bir değeri yoktur.