4 polisin şehit olmasıyla meydana gelen etnik gerginliğin yaşandığı Hatay‘ın kozmopolit yapısına işaret eden Sosyolog Doç. Dr. Ferhat Kentel, "Hatay-Dörtyol gibi yerler kimliklerin daha kolay farkına varılabileceği yerlerdir. Ve hayatın altında ciddi bir hassas denge vardır. Hassas yerlerde provokasyon, şiddet, çatışma ihtimali her zaman için daha fazla mümkün. Dolayısıyla Dörtyol ilçesi özellikle seçilmiş olabilir. Bana sorarsanız bu tip durumlar referanduma kadar sürecektir " dedi.
Hükümete karşı yapıldığı iddia edilen Balyoz Darbe Planı‘nda camilere bomba koyularak halkın provoke edileceğini hatırlatan Kentel, "Burada da camiye değil de polis aracına saldırılıyor ve halk o şekilde kışkırtılıyor. Bana kalırsa Dörtyol‘da yaşanan hadiseler tamamıyla Balyozvari olaylar" şeklinde konuştu.
Önce İnegöl‘de bir "sokak kavgası"nın etnik gerginliğe dönüşmesi, hemen ardından Hatay‘da polisin şehit olduğu PKK saldırısı sonrası yaşanan provokasyon, Türkiye‘nin ortalama insanlarının canını fena halde sıktı. Kimi mahfillerde "PKK‘nın yıllardır istediğini milliyetçiler kendi eliyle yapıyor" sesleri duyuldu. Söylemek istenilen şu: Terör örgütü, dağlardaki çatışmayı bir türlü şehirlere indirmeyi başaramadı. Çatışma toplumsallaşamadı. Ama yaşanan bir terör saldırısından sonra öfkeli kalabalıklar milliyetçilik kılıfına geçirdikleri slogan ve sopalarla Dörtyol‘da Kürt mahallesine doğru hücum ettiler. Kürtlerin dükkanlarını yağmaladılar vs. Aslında bu durum çok alışık olduğumuz bir şey değildi. Hemen herkes yalpaladı.
İstanbul Şehir Üniversitesi‘nden Doç. Dr. Ferhat Kentel ile yükseldiği iddia edilen milliyetçiliği, çatışmanın toplumsallaşma tehlikesini, sosyolojideki "günah keçisi" teorisini, dindar kesimin çözüm noktasında aldığı inisiyatifi konuştuk. Önümüzdeki eğitim- öğretim döneminde derslere başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi‘nin bahçesinde yaptığımız röportaj tabii ki 30 yıldır kan toplayan bir sorun için yeterli değil ama gerekliydi. Özellikle Hatay‘ın kozmopolit yapısının provokasyonlara ne derece müsait olduğunun altınu çizen Kentel, referanduma kadar söz konusu olayların benzerlerinin yaşanacağını da düşünüyor.
Eskiden de dağlarda çatışmalar yaşanırdı ama bu çatışmalar şehirlere hiç yansımıyor diye teselli ederdik kendimizi. Bu teselli kaybolmaya mı başlıyor?
İnşallah kaybolmaz. Toplumlar zaman zaman karamsarlığa kapılırlar. Mesela 6-7 Eylül‘den sonra oldu. Çorum‘dan, Sivas‘tan sonra oldu. Ama ben umutluyum. Bunların ani refleksler olduğunu düşünüyorum. Tabii ki işin içinde çok derin yapılanmaların hazırladığı tezgahlar da var gibi görünüyor. Taraf Gazetesi‘nde yazıldı bunlar, Bingöl‘de görevli bir subayın olay esnasında halkı kışkırttığı belgelendi.
Bu olay akıllara Balyoz darbe planını getiriyor hemen. Mesela Balyoz‘da neler vardı, gidip camilere bomba koyuluyor ve halk provoke ediliyordu. Burada da camiye değil de mesela polis arabasına saldırılıyor ve halk kışkırtılıyor. Dörtyol olaylarını tamamıyla balyozvari bir olay olarak görüyorum.
Bu yaşanan etnik gerginliğin Hatay‘da meydana gelmesini nasıl okumalıyız?
Hatay-Dörtyol gibi yerler kimliklerin daha kolay farkına varılabileceği yerler. Bu tarz bölgelerde Kürtlerin yaşadıkları mahalle, Alevilerin yaşadıkları mahalle falan gibi şeyler rahatlıklar söylenebilir ama İstanbul gibi büyük metropollerde böyle şeylerin farkına varmanız biraz daha zor olabiliyor. İstanbul anonimleşmenin çok kolay olduğu bir yer. Ama daha küçük yerlerde şu Kürt, bu Arap, şu Hıristiyan bu Müslüman diyebilmeniz daha da muhtemel.
Dolayısıyla bu tür yerlerde provokasyon yapmak daha kolaydır. Mesela Kars, Adapazarı ve Antakya da böyle yerlerdir. Bütün bunların altında inanılmaz hassas bir denge var. Herkes üç aşağı beş yukarı biliyor ki eğer birisi bizi provoke ederse Allah muhafaza başımıza bir sürü şey gelir. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar bir arada yaşamanın formülleri bulunmaya çalışıldı.
Hem bir arada yaşamak hem de ayrık durmak. Mesela Adapazarı‘da olduğu gibi. Orada Çerkezler, Gürcüler, Boşnaklar çok türlü insan var ve mesela kimse kimseye kolay kolay kız vermiyor. Ama biz bir bütünüz diyorlar. Bu bütünlük kime karşı en fazla tesis oluyor peki; Kürtlere karşı oluyor. "Bunlar zaten PKK‘lı, göç etmiş, fındık işçisi olarak geliyor" diye düşünüyorlar. Zaten Kürtler daha da dışarıda göründükleri için ve sürekli de olmadıkları için kafalarda oluşan riske karşı bütün Adapazarı bir araya geliyor örneğin.
Dörtyol ilçesi özellikle seçilmiş olabilir. Bana sorarsanız bu tip durumlar daha da sürecektir. Anayasa oylamasına, muhtemelen seçimlere kadar sürecek bir hikâye var böyle.
"Günah keçileri" buluyorlar
Dörtyol‘da öfkeli-milliyetçi bir kalabalık Kürt mahallesine doğru hücum ediyor. Sonuçta aileler yaşıyor burada değil mi, oraya girip ne yapacaksın? Ve Kürt mahallelerine girmeye çalışırlarken anlıyoruz ki Kürtlerin ayrı yaşadığı bir mahalle var. Artık mahalleler de ayrışıyor galiba
Evet tabii ki. Sosyolojide "günah keçisi teorisi" diye bir şey vardır. Genellikle bu toplumun acı çeken fakirlik çeken, eşitsizlikten en fazla dertli olan kesimleri "Devletin ideolojik aygıtları, inşa edilen üst kimlik vs. güçlünün iktidarını her zaman için sakladığını düşünür.
"Dolayısıyla ben fakir ve güçsüzüm ve nasıl sosyalize olurum" diye sorular kafalarda belirir. Bunun cevabı ise "egemenin dili altında sosyolize olurum"dur. Yoksa ben kalkıp düşman olarak kapitalist bir patronu görmüyorum. Daha yakınımda benden daha güçsüz acı çeken bir insanı görüp tepkilerimi ona yönlendiriyorum. Dolayısıyla var olduğumu hissediyorum. "Varım anasını satayım" diyorum. Ve devlete dönüp bak gördün mü ben senin sadık kulunum demeye getiriyorum. Bu günah keçisi durumu Avrupa‘da Müslümanlar üzerinde oluyor. Avrupa‘da ırkçı dediğin adamlar, işçi sınıfına mensuptur. Komünist Parti‘ye oy veren adamlardır. Le Pen gibi adamların işçi partilerine oy verdiler. Benim buralarda işim vardı, o geldi, Müslüman, Arap her neyse, "benim işimi elimden aldı" diyorlar. Ya da Hindistan‘da Hindu milliyetçileri 2000‘li yılların başında Müslümanları katlettiler. Müslümanlar azınlıktı, süper zenginler falan da değil. Ticaretle uğraşan insanlardı. Bütün öfkelerini onlardan çıkardılar.
Türkiye‘de de benzer durumlar mı yaşanıyor diyorsunuz?
Bizde de geçmişte 6-7 Eylül olaylarında böyle oldu, Maraş‘ta böyle oldu şimdi de böyle oluyor. Daha geçen yıl Selendi‘de Romanlara yönelik eylemler var. Zaten toplumun en dibine atılmışlar. Ahlaksızlıkla, hırsızlıkla, her türlü kötü şeyle suçluyorsun, her türlü hakareti ediyorsun. O kadar negatif değerlerle tanımlanan bir şey ki. Dolayısıyla bir sokak kavgası çıktığında onun üstüne saldırıyorsun. Günah keçisi olarak korunabilmek için mahallelerini de ayırıyor. Kendi içinde dayanışmayı sağlamak için sen de onları kendinden ayırıyorsun zaten. Çingeneyi apartmanına almıyorsun. Onun mahallesinden alışveriş yapmıyorsun. O da artık senin mahallene gelmez oluyor. Ona ahlaksız, esmer, hırsız dediğin zaman da yine Günah keçisi teorisine göre sonuçta gerçekten ahlaksız olmaya başlıyor. Kendi hayatını idame ettirebilmek için, aş yok, iş yok. Aç kalacağıma hırsızlık yaparım diyor mesela. Aynı şekilde Bana hain mi diyorsun, Ahmet Kaya tişörtüme mi bozuluyorsun, o zaman ben de Ahmet Kaya tişörtüyle dolaşırım diyor birileri de.
Açılımla birlikte milliyetçilik arttı demek palavra
Milliyetçiliğin bu şekilde yükselmesini nasıl değerlendiriyorsunuz. Bazı kesimler Milliyetçilik açılımla beraber artış gösterdi diyor?
O söylenenler, kelimemi bağışlayın tam anlamıyla palavra. Bu tamamıyla Ak Parti‘nin hükümet etmesiyle ilgili diye düşünüyorum. Böyle bir yol izlemek yerine daha müzakereyi esas alacak açılımın kriz haline dönüşmemesi için bir şeyler yapmak gerek. Ama bu açılım yüzünden oldu demek, kelimenin en hafif tabiriyle söylemek istiyorum yanlış.
Bizim Milliyetçilik araştırmasında saptadığımız bir şey vardı. Milliyetçilik artıyor görünüyor ama nedir şu milliyetçilik diye sorduğumuz zaman net cevap alamıyoruz. Yükselen falan bir şey yok. Sadece insanlar çaresiz oldukları zamanlarda o an ellerinde en hazır bulunan dili kullanırlar. Türkiye çapında bir meseleden bahsedildiğinde "Türküm, milliyetçiyim" diye bir dille başlandığı zaman kimse o durumda size bir şey söyleyemez.
O koruma duvarıyla örüyor kendini. Adam öldürdüm ve vatanım için yaptım diyebiliyor. O Ermeniydi öldürdüm diyebilirsiniz mesela. Tıpkı Hrant‘ı öldüren çocuğun dediği gibi. Hakikaten bilmiyor.
Mesela ilginç bir şeydir Elazığ-Malatya futbol maçı oluyor birisi birisine "bölücü" diğeri ise öbürüne "Ermeni tohumu" diyor. Bir zamanlar Kayseri-Sivas, Bursa-Eskişehir arasında da böyle hikayeler vardı. Şehirler neden bu kadar birbirinden nefret eder hale gelebiliyorlar.
Yani şehirler demeyeyim de bir takım genç, lümpen kesimler vurup kırabiliyorlar. Neyin adına yapıyorlar bunu? Şehir adına. Şehir öyle bir kimlik veriyor ki şehrin içinde farklılaşmaları görünmez kılabiliyorsun. Amasya‘ya yakın havaalanı yapılıyor Çorumlular "Devlet ayrımcılık yapıyor. Ne yaptılarsa Amasya‘ya yaptılar, biz zaten bu devletin unuttuğu insanlarız" diyor mesela. Şehir kendini koruyor.
Ama şehrin içine girmeye başladığınızda Sünni‘ler-Aleviler diye bakmaya başladığınızda korkuyu anlıyorsunuz. Sünniler-Aleviler birbirlerine ev vermiyorlar, iş vermiyorlar. Kimliğe göre tavır alınıyor. Alevi taksiciyle konuşuyorsun "Biz oraya gidemeyiz ama onları da buralara sokmayız" falan diyor mesela. Hani bu olaylar eskiden kalmıştı? İşin özeti ortada ciddi bir güvensizlik var.
Bu güvensizlik nereden kaynaklanıyor?
En başından, ilkokuldan bu yana öğretilen o milliyetçilik ideolojisinde inanılmaz bir güvensizlik var. O güvensizliği öğrene öğrene en yakınındakine güvenmiyorsun. Sünni‘ye güvenmiyorsun, Alevi‘ye güvenmiyorsun, Çingene‘ye güvenmiyorsun. Mesela bu gün başörtüsü meselesinde neden Alevilerden ciddi bir ses gelmiyor.
Bu benim kardeşimin özgürlüğüdür, benim bunu savunmam lazım diyemiyor. Yıllarca Alevinin kestiği et yenmez laflarını duymuş ve güvenmiyor.
Türk‘ün Kürt‘e, Kürt‘ün Türk‘e, Sünni‘nin Alevi‘ye, Alevi‘nin Sünni‘ye güvenmemesi meselesi değil asıl önemli olan. Biz bu güvensizliğin somut hayatın içindeki hallere tercüme ediyoruz ve öyle konuşuyoruz. Şu anki işlevsel olan tabii ki Kürt-Türk meselesi.
Dindarlar bu memleketin ortalama insanıdır
Eskiden dindar kesim Kürt sorununa çok nötr bakardı. Biraz da devletçi bakış açısı vardı. Son zamanlarda biraz insani yönden bakmaya başladı. Çözüm noktasında dindar kesim nasıl bir inisiyatif alabilir?
Bence inisiyatif almaya başladı. Ve inanılmaz olumlu görüyorum bu durumu. Dindar kesimin meselesi sadece başörtüsü veya imam hatip meselesi değildir. Dindar kesim bu memleketin ortalama insanıdır aynı zamanda.
Ortalama derken İstanbul‘da işadamı da olabilir Hakkari‘de çoban da olabilir. Homojen dindar bir kitleden bahsedemiyoruz. Ama bu sıfatın altından düşündüğümüz zaman benim her sıradan vatandaş gibi Kürt meselesiyle de, Ermeni meselesiyle de, başörtüsü meselesiyle de ilgilenmem lazım. Bunlar başkasının derdi diye kendimi kenara çekemem, bunlar hepsi benim parçam. Parçam derken devletimin, ulusal kimliğimin parçası olarak söylemiyorum. Benim başka insanlarla paylaştığım bir takım etnik, dinsel vs. kimliklerim var o nedenle başkasının derdi aynı zamanda benim de derdim oluyor.
Dindar kesim bir defa normalleşiyor. Tıpkı Kürt meselesinde olduğu gibi ötekileştirilmiş bir kimlik kendi kabuğunu kırıyor aslında. Bir sürü İslami sivil toplum kuruluşu inanılmaz güzel bildiriler yayınladılar. 70 Milyon Adım‘la, Genç Siviller ile ortaklaşa etkinlikler yapıyorlar. Benim kimliğimin tabii ki sorunları var. Tabii ki bu sorunların çözümünü talep edeceğim ama aynı zamanda başka insanlarla bu toprakları paylaştığım için de sorumluluklarım var. Bu çok yönlü bir açılım. Mesela bu açılımın en büyük faydalarından biri de bana göre bu.
Mesela bir Kürt kızının adı Rojin de olsa başörtüsüyle okula giremiyor zaten
Mesela işte. O Rojin de hem Kürt kimliğini hem de İslami kimliğini muhafaza etmek istiyor. Bütün bu kutuplaşma, devletin uyguladığı politikalar ve bölgedeki inanılmaz dereceye varan PKK meselesi kolay kolay bir kalemde analiz edilemeyecek bir mesele. Dörtyol olaylarını kim tezgahladı, Reşadiye saldırısını kim yaptı. Emin olamıyoruz ki. Evet PKK yaptı denince de başka bağlantılar ortaya çıkıyor. Zaten derin operasyoncuların yapmak istedikleri de böyle bir şeydi. Türk-Kürt ayrımı yapmak. Eskiden Laik-şeriatçı ayrımını piyasaya sürdükleri gibi. Ama Türk - Kürt ayrımı yapılmasına rağmen, evet bir kısım insanlar kendini tamamen Kürt olarak hissediyorlar, PKK‘ya çok büyük sempati duyuyorlar ama herkes bütün bu kamplaştırmalara rağmen böyle olmadı.
Evet kardeşim ben Kürdüm ve bu kültürümden taviz vermeyeceğim ama ben PKK‘lı değilim ben Müslüman‘ım bu topraklardaki insanlarla başka bağlarım var diyor. Ve bunları da gördüğünüz zaman toplumun o normal dilinin yollarını da öğretiyor.





