Türkiye, İran sinemasıyla ilgili gelişmeleri çoğunlukla batılı sinema kaynaklarından aldı. Batı‘nın baktığı şekilde değerlendirdi ve hep bir ‘acaba‘ sorusunu zihninin askısına aldı.

Oysa İran, gerek asırlara dayanan ilişkiler nedeniyle, gerekse de ortak İslami anlayıştan dolayı Türkiye‘nin her zaman yakından izlemesi gereken bir ülke. Mezhep çatışmalarıyla İslam coğrafyasını bölenlerin elbette uzun vadeli planlarının bir tarafıyla da zorladığı iki ülke ilişkisinden bahsediyorum aslında. İran‘la ilgili uzun yıllar bizim devlet yetkililerinden duyduğumuz en önemli ve ürkütücü söz "İran devrim ihraç etmek istiyor" sözüydü. Doğrusu İran‘a giderken bir görelim bakalım hangi rejimmiş bu bir türlü bize ihraç edemedikleri (!) diye de düşünmeden edemedim.

İran‘da son dönemde, Türkiye‘ye karşı oluşturulan önyargılardan kurtulma çabası var. Tıpkı bizde olduğu gibi. En son Mavi Marmara Gazze sularına belki giremedi ama ümmetin tüm karasularında hakim konumda. İnsanların yüzlerinde artık gizlenemez bir gamze halinde Mavi Marmara‘nın aştığı dalgalar. İran, Filistin konusunda en hassas devletler arasında. Bu yüzden Amerika ve İsrail‘in sadece nefretle geçiştirmediği, saldırılarla tarumar etmek istediği bir ülke. Nefretlerinin elbet çeşitli sebepleri var. İran‘ın asırlık devlet tecrübesi, çabucak ortadan kaybolmasına zemin hazırlanacak bir ‘Saddamcılık‘a uygun olmayışı, hile ve hurdalarıyla İsrail ve ABD‘yi sürekli kininden ortalığı dağıtan ama ilerleyemeyen bir sanal duvara dönüştürüyor.

İran sinemasına Avrupa kaynakları üzerinden ulaşabildiğimiz için bütün her şeyi ülkelerin çıkarları üzerinden de görmek gerekiyor. Özellikle İslam inkılabı sonrası batılı zihin algısının İran‘a oynadığı oyunların sonu yok. Elbette İran‘da da her şey güllük gülistanlık değil. Sıkıntılı bir süreç yaşandı ve geçmişe göre daha olağan bir ortama doğru yol alınıyor. İran‘da daha çok baskıcılığıyla gündeme getirilen devletin sinemaya olan ilgisi şaşırtıcı derecede dışarıdan bakanların ilgisini çekiyor. Ama aslında kesintili süreçler dışarıda bırakılacak olursa, İran sinema sanatını en iyi değerlendirmeye alan ülkelerden birkaç adım öne çıkıyor.

Çoğunlukla hep sinemayı konuştuk, peki biraz da televizyon sektörüne ya da daha doğru ifadeyle dizilere bakacak olsak neler görürüz?

Faracullah Silahşor burada devreye giriyor. Ben ilk selam verdiğimizde selamımızı alan bu uzun boylu adamda kaybettiğim bir şeyi bulduğum gibi bir izlenime kapıldım. Sanki Türkiye‘de çok uzak olmayan bir zamanda Hakka uğurladığımız Yücel ağabey (Çakmaklı) gibi bir dervişle yan yana duruyordum. Aslından daha ötesinden bahsetmem gerekiyor. Önce onun Türk televizyonlarında da yayınlanan dizilerinden söze girmek gerekiyor. Türkiye tüm kirliliğini, ihtişamlı İstanbul görüntüleriyle Arap ülkelerine, İslam eksenli hinterlanda yığarken, İran‘da gerçekleştirilen iki dizi hepimizin soluğunu kesti. İlki Ashabı Kehf‘ti. Ardından Hazreti Yusuf. Elbette büyük patırtı kopmadı. Türkiye‘de o dizileri yayına sokan televizyon kanallarının mütevazı yöneticileri ve PR‘cıları bize sessiz ve derinden nitelikli diziler izlettiler. Bu dizileri ülkemize getiren mütevazı yapım firmaları sadece esere odaklanıp arka planı boş bıraktılar. Kimdi bu Faracullah Silahşor, bu diziler nasıl yapıldı, ne zaman yapıldı, tepkiler neler, hiçbir bilgimiz olmadı. Hz. Yusuf‘la ilgili mesela ilk bilgim tamamıyla tevafuki bir şekilde prodüksiyon şirketi sahibi bir dostumla otururken gelen yapımcı vesilesiyle olmuştu. Ellerinde çok büyük bir ‘iş‘ vardı ama onu işleyecek maharet henüz ‘bizden‘ sektörleşmemişti. Bugün için bu üç diziyi neredeyse izlemeyenimiz kalmadı. Rahmetli Akkad‘ın Çağrı‘sını nasıl sahne sahne ezberlediysek bu üç dizide de aynı duyguları yaşadık. Faracullah Silahşor‘u sevmemin bir nedeni daha var. Bu karşımızda sıradan bir şeyden bahseder gibi konuşan adam İslam coğrafyasını Kur‘an‘dan aktardığı dizilerle şaşırttığı gibi, gözlerden süzülen yaşlara da neden oldu. Silahşor Gazvinli olduğunu söylediğinde o meşhur sahneyi hatırladım. Bir ramazan günü Hakka uğurladığımız Hasan abiyle oynadığımız bir Mevlâna sahnesi. Kazvinli ve döğmeci. Sırtına Arslan dövmesi yaptırarak yiğitlik ölçüsü ortaya koyan bir adama verilen yiğitlik içinde olacak mesajı. Yüreğimizdeki Arslan‘ı aramak için mi gitmiştik taa Gazvin‘li yönetmenin yanına?

Sinemaya mescitte adım atan bu adamın bizde çok büyük karşılığı var ve olmaya da devam edecek. Türkiye‘yi yakından takip eden Silahşor benim de muzdarip olduğum bir dertten söz açtığında artık bu meseleyi ele almanın mamanı geldi dedim. Daha çok STV‘de yayınlanan dizileri izlemek için kendimi ne kadar zorlasam o kadar uzak düştüm. Beşinci Boyut haricinde hiçbir diziye kulak kabartamadım, gönlümü açmadım. Hele Sırlar Dünyası, Sır Kapısı. İlk yayınlandığı yıllarda ilgimi çeken bu dizi zaman getçikçe ‘yok artık‘ dedirtti ve beni izleyici olarak kaybetti. Gördük ki Silahşor da aynı konuda dertli. Kur‘an‘ın ışığında duyguları sömürmeden usturuplu bir düzlemde çekileceğine inandığı sırlı olaylara kendi penceresini de aralamış. Umarım Türkiye‘de gösterim imkanı bulur. Bizdeki sorunu Silahşor‘u dinledikçe anladım. Henüz bir sektör diyemeyeceğimiz sinemanın yanı sıra TV‘de nitelikli işlere ayrılamayan paralar ve işin ehli ekiplerin olmayışı, bizi kısırlığa mahkum ediyor. Silahşor‘un ‘Allah için sinema‘ düsturu sinemanın imkânlarını har vurup harman savurma olarak şekillenmiyor. İşin en iyi şekilde yapılabilmesine odaklanıyor. Bugünlerde senaryo çalışmasında olduğu Hz. Musa dizisini büyük bir ihtimalle beş yıl sonra seyredebileceğiz. Tıpkı Hazreti Yusuf‘un yapım aşamasının senelerce sürmesi gibi.

Ha, bu arada Faracullah Silahşor‘dan bahsederken hep İran sinemasının uzağında bir insandan bahseder gibi olduk. Oysa işin aslı öyle değil. Henüz Muhsin Mahmelbaf‘ın ülkesine bağlı olduğu, aynı zamanda inanç yönüyle de tarumar olmadığı dönemde Mahmelbaf‘ın filmlerinde başrol de oynamış Silahşor. Ama artık oynamam diyor. Şöhretten Allah‘a sığınıyor ve sadece O‘nun rızasını almak için dizilerini çekiyor. Hz. Yusuf‘un sinema versiyonu için çok bir zaman kalmadı. Bakarsınız yakında sinemalarda da bir Hz. Yusuf fırtınası eser.

Ama korkarım ki, Türkiye‘deki yapımcılar ‘Allah rızası için‘ kalıbını öne çıkarırken işin gerektirdiği profesyonelliği kurban verecekleri için sessizlikle karşılanabilir ülkemizde. Yine de ben derim ki, Farsça tercümesiyle dinlediğimiz Faracullah Silahşor‘la aralarda Türkçe espriler yaptık ve kendimizi aracısız anlatabildik. Evde eşim ve oğlumla izlediğim Hz. Yusuf dünyanın her yerinde ailecek izlenen bir dizi oldu. Faracullah Silahşor‘un anlatacaklarına kulak vermek gerekiyor. Bir de Türkiye‘de kendisini ülkemize davet edip, izleyiciyle sohbetini buluşturmak isteyecek TV yöneticileri ve yapım şirketlerinin olduğuna inanmak istiyorum. Hilal TV‘nin ve özellikle Adnan İnanç‘ın çabalarını biliyorum elbette. Belki de onların gayretleriyle dinleriz ülkemizde Silahşor‘u ve ‘nerede yanlış yapıyoruz‘ sorusunun da cevabını bulmuş oluruz. Ve ‘birbirimize nasıl katkı sunabiliriz‘ sorusunun da cevabı oluruz, aynı cümlede buluşur, şer eksenine karşı onurlu dururuz!

Muhabir: Haber Merkezi