Millî Gazete doğrusunu yazıyor!
"Görevde olduğu yıllarda Maliye Bakanlarından Unakıtan bir ziyaretimizde bize demişti ki: Biz önce Milli Gazeteyi alıyoruz elimize. Onu okuduktan sonra diğerlerine bakıyoruz."
Gündemimizin gazetemiz olduğu kahvaltı sohbetimizde, Genel Başkanımız Sayın Kamalak bu anekdotu anlatınca arkadaşların yüz çizgileri gevşemedi değil.
Benzer bir olayı yine bir gazetemiz toplantısında Osman Yumakoğulları ağabey anlatmıştı: "Almanyada bir resmi toplantıdayız. Almanyada basılan ve satılan gazete temsilcilerine hükümet yetkilisi sordu: Bizim ülkemizde (Almanyada) etkili olan Türk gazetesi hangisidir
En çok satan gazetenin, ki burada da o çok satıyor; temsilcisi kadın (N.Abadan) kalktı konuştu: Biz! Çok satarız, çok okunuruz, dolayısıyla etki gücü bizdedir.
- Hayır, dedi Alman yetkili. Bu ülkede, satış rakamının çok çok üstünde etkili olan bir (tek) gazete vardır; o da Millî Gazetedir."
Anlatılan bu iki olay gibi daha çok anı yazabiliriz, benzer yaşanmışlıklardan hafızalarda kalan.
Elbette başlığında "Hak geldi, batıl zail oldu" yazan Millî Gazete etkin olacaktır.
Elbette rahmetli hocamız Necmettin Erbakanın inancının, hayallerinin ve emeğinin ürünü Milli Gazete etkin olacaktır.
Lakin bizim gelmek istediğimiz nokta başka.
Önce Alman hükümeti yetkilisinin itiraz ettiği gazeteye bakalım: Seçimler olmuş, RP birinci parti olarak çıkmıştır sandıklardan. Fakat çok satan gazetenin manşeti şaşırtıcı: "Halk, Anayol istedi!"
Anayol, yani seçimlerin ikinci ve üçüncü partilerinin birlikte hükumet olmaları. Halk böyle istemiş (!) Partilerimizi ikinci ve üçüncü yapalım ki, birlikte yönetmek arzumuz iyi anlaşılsın, demişler sandığa giderlerken.
Böyle haberler yaparak okuyucularının mizah ihtiyacını da karşılayan çok satan gazetelerin Almanyada etkin olmadıklarını/olamayacaklarını kestirmek zor olmasa gerek. Kim diyor Avrupadaki insanımızın, bürokratlarımız gibi düşündüğünü...
Oku adam ol, okumadı gitti!
Kamalak Başkanımızın anlattıklarına ilave etmek istediklerimiz de var. Toplantımızda dillendirmedik, zaman kullanımında haddimizi aşmamak için..
AKPli Unakıtan ve diğer AKPlilerin önce Milli Gazeteyi okumaları şan ve şöhret duygularının tatminine yönelik bir harekettir.
Biz onları iyi tanırız!
Millî Gazete beni/bizi yazmış mı Fotoğrafımı basmış mı Rahatlayacak, saklayacak ve çevresine övünerek gösterecek...
Diğer gazetelerin ve çok satan gazetelerin yazması, boy boy resimlerini basması önemli değil. Hem zaten onların işi bu. Kim gelirse ve kim patronlarının Trumplarını yükseltirse...
Adı geçen AKPliyi ve burdan giden AKPlilerin çoğunu yakından tanıdığımız/bildiğimiz için yazıya döküyoruz bu tezimizi.
Onlar şöhret olmadıkları yıllarda ve bizim partilerimizde şöhret oldukları zamanlarda da okumadılar Milli Gazeteyi. Eğer okusaydılar, "ağır" olurlar ve yerlerinde kalırlardı. Yuvarlanan taşların nerede duracağını bugüne kadar tesbit edemedi bilim adamları. Hele hele sath-ı mail, eğik düzlem, yamaç olarak tanımlanan yerleri tercih edenlerden ses gelmemesi, hala yuvarlandıklarının delilidir, ispatıdır.
Milletvekili olan ve yine listede olan bir arkadaşa, seçim konuşması yaptığı bir gün itiraz etmiştim.
- Konuşmanda sık sık filan gazetenin yazdığına göre, falan gazeteden okuduğuma göre.. Diye başlayan çok cümleni duydum. Halbuki dillendirdiğin o olayları/konuları bizim gazetemiz de yazmıştı.
Millî Gazete okumama hatasını gündemine sokmak istemiştim. Pek oralı olmadı fakat, benim orada yazdığımı duyduğunu belirtmeden de duramadı.
Hayal kırıklığı insanlarıydı onlar.
"Millî Gazetenin satışı net 50.000 rakamını aştığında..." diyordu, gazetemizin sahibi ve Genel Müdürü Ömer Yüksel Özek; mevcut halin bir değerlendirmesini yaparken.
Benim itirazım şu: Bir sonraki toplantıda, tirajımızın 100.000i aştığını duymanızı istiyorum, demesini bekliyorum Genel Müdürümüz Özekten.
Bu hak, taraftarlarınca yıllardır Millî Gazeteye verilmeyen bir haktır.
Beyaz Türklerin hakkıdır kimin ne söyleyeceğini bilmek
Büyük gazeteler birinci sayfalarında yaparlar mizahı ya da birinci sayfaları büyük gazetelerin mizah sayfalarıdır, dememizden alınmasın hiç kimse.
Ne haftalık sayfamıza rakip görürüz onları, ne de onları yazarak gündem etmek isteriz kendimizi. Onları kullanarak tarihe not/kayıt düşmek suçudur (!) işlediğimiz. Bir de bilsinler isteriz, onları iyi çözdüğümüzü.
Bir büyük spor klübünün yöneticisiyle (Aziz Yıldırım) yaptıkları röportajı yayınladıkları günün ertesinde yalanlama yayıldı kulaklara: Ben öyle demedim!
Dedi, dedi diyerek geleneklerini sürdürdüler.
Gelenekleri, üstad Necip Fazılın Büyük Doğularda yazdığı ve bizzat dinlediğimiz o olayın devamı...
Deli Nizam da denilen Tepedelenlioğluna patronu derki: Git, filan mebusla bir röportaj yap!
İlk itiraz röportaj yapılan mebustan gelir röportajın yayınlandığı gün: Ben kimseye konuşmadım. Kimse de benimle konuşmadı. O yazılanları ben demedim.
Küplere binen patron Tepedelenlioğluna çıkışır. O mebus dolayısıyla İsmet Paşayı karşısına alırsa, açılışını kime yaptıracak Trumpların korkusu yüreğinde.
- Adam ben demedim, diyor!
Tepedelenlioğlu rahat. Bugünkü halefleri gibi...
- Deseydi, benim yazdıklarımdan daha iyi şeyler mi söyleyecekti
Aziz Yıldırım neden duymadı acaba Yoksa içeride olduğundan mı Halbuki dilden dile dolaşmıştı ihtilallere lojistik desteği o gazetelerin. Bir daha anlatalım.
Gazetesini "Gerekirse silah kullanırız" tehdit cümlesiyle çıkardığında, ağzından yazılan postmodern darbeci aramış: Ama ben öyle dememiştim!
Demediniz, fakat önce ikaz etmiştik, deme günü geldiğinde, elinizde belge olsun istedik. Hem sonra bizim sizi desteklediğimiz başka nasıl yazılabilir
"Haydi, biraz kan görelim!" demek çok satan o gazetede nasıl yazılsındı Başka cevabı yok.
O öyle dedi demek, ben öyle diyorum demektir.
Benden selam olsun bolu beyine!
Gazete, gazeteciler konuşulurken bir soru düştü önümüze: Neden size selam göndermiyorlar içeriden, dışarıdan, suyun öte yakasından
Hiç düşünmemiştik. Selamın geldiği yerler belli. Bir araştıralım, bakalım; gönderilenler kimler
Sonra oh çektik. Kimse bizden rahatsız değil, bir endişeleri yok canları üstüne, gelecekleri üstüne...
Selam gönderilen o üç beş kişinin haricinde kalan bu ülkenin insanları alınıyorlarmı ki, biz de alınalım
Herkesin sağlığına duacıyız, efendim!
Köprüler yaptırdım
Rantı çok olsun denilerek, ortasından trenler geçirilen kazıklı Galata köprüsü yapılınca, Haliçin bir kenarına itilen o nazlı ve sevimli Galata köprüsü yeniden kurulmuş Haliç üstüne.
Karaköy-Eminönü arası nere,
Balat-Sütlüce arası nere
Varsın, olsun! Gidin yürüyün o eski denilen ve fakat İstanbulun ruhunu taşıyan Galata köprüsü üzerinde.
Eğilin altına bakın. Belki görürsünüz Kemalettin Tuğcunun romanlarını yazdığı köprüaltı çocuklarının izlerini.
Galata köprüsünü gerçek yerinde görmeyenlerin hayal etmesi zordur. Onlara yardımcı olalım istedik ve trafiğinin en yoğun olduğu bir günü getirdik gözlerinizin önününe.
Köprüyü içinden seyreden adam kim Ünlü biri mi Diye mi soruyorsunuz
Tanımadınız mı Adapazarlı Hüsmen Ağa.
Taşlıtarlaya, yeğenlerine gidecek. Balkabağınıda onlara getirdi. Çam sakızı işte. Gureba Hastanesinde bir muayene ettiriverin, demeye yüzüm olsun diye düşündüğünden...
Bugünlerde köprü çilesi diye çektiklerimize, hatırını saymadığımız Galata köprüsünün ahı karışmış olmasın, sakın
Tarihte Mizah
Bir Mecidiye
Rüsumat Nazırı Afif Paşa, kahvesinin son yudumunu içerken hademe içeri girdi.
- Akrabanızdan Cevdet bey gelmiş...
- Buyursun...
Cevdet bey, Afif Paşanın süt annesinin torunu idi. Biraz dik kafalı olduğu için, memuriyette tutunamamış, ufaktan ticarete başlamıştı.
Odadan içeri girince paşa gülümsedi:
- Gel bakalım hazret, ne haber
- Sağlık efendim... Bir küçük işim var da... Efendimizden ricaya geldim...
-Hayrola
- Malumu aliniz, ticaretle meşgulüm... Gümrükten çıkacak bazı mallar var... Müşkülat zühur etti. Müdür bey keseye davranmadan işin halledilemeyeceğini açıktan açığa söylüyor... Bendenizin tabiatimi bilirsiniz, öyle rüşvetten, bahşişten, anafordan anlamam!
- Sinirlenme, sinirlenme... Dur hallederiz...
Afif paşa müdürü yanına çağırıp emretti:
- Cevdet bey akrabamdandır... İşini teshil ediniz!
- Başüstüne efendimiz!
Ve müdür önde Cevdet bey arkada çıktılar.
Fakat beş dakika sonra Cevdet tekrar Nazırın yanında idi.
- Ne haber molla
- Müdür bey evrakı imzaladı ama, bu sefer de mümeyyiz bey müşkülat çıkarıyor!
Afif paşa hademeye seslendi:
- İsmail ağa... Gönder bana mümeyyiz beyi!
Mümeyyiz, yerle beraber üç dört temennah ettikten sonra divan durdu:
- Şevket bey efendi benim akrabamdır... İşini teshil ediniz!
- Emir buyurursunuz efendimiz!
Ve mümeyyiz önde, Cevdet bey arkada tekrar çıktılar.
Amma beş dakika sonra Cevdet, tekrar Nazırın huzurunda:
- Yine ne var ya hu
- Efendim, mümeyyizde evrakı imzaladı... Fakat şimdi de katip güçlük çıkarıyor...
- Allah, Allah.. Ne istiyor
- Malum... Rüşvet!
- Kaç para
- Bir mecidiye
Afif paşa, elini cebine soktu, kırmızı ibrişimden örme bir kese çıkardı ve içinden aldığı mecidiyeyi Şevket beye uzattı:
- Ver de kurtulalım!..
Hamiş:
Günümüzle alakası olmayan bir hikaye okudunuz. Günümüzle bir alakası olmadığına inandınız.
Rüsumat, Müşkülat, zuhur etmek, teshil etmek, mümeyyiz, temennah, Nazır, hademe, mecidiye kelimelerini canlandırdınız dilinizde.
Bir mecidiye çok mu
Beşiktaş ey Beşiktaş!
"Yeniköy kasabı!
Meslek olarak et satıcılığını seçen esnaf tipi değil akıllarına gelen. Marketlerin hazır kıymasını tercih ettiklerinden, unutmuşlardır çoktan mahallenin olmazsa olmazını. Satır, bıçak; et, kemik... Salacak Canavarı daha masum mu kalıyor, bu Yeniköy Kasabının yanında "
Çalıştırdığı takımları dünya şampiyonu yapan Del Bosque Beşiktaştan gönderildiğinde bunları yazmıştık köşemizde.
Del Bosquenin Beşiktaştan gönderilmesi, ardından teneke çalınarak gönderilmesi Beşiktaşın yaşadığı 28 Şubattır.
Kurtarıcı Rıza nerde Rızaya razı olan yöneticiler nerde Del Bosque nerde Beşiktaş nerde
Beşiktaş özel 28 Şubatına durup dururken gelmedi elbette. Daha önce yaşadığı bir 12 Eylülü var.
Nasıl ki Türkiyenin 12 Eylülü bir el koymalar yekünü ise, Beşitaşa yaşatılan 12 Eylülde de Beşiktaşın mal varlığına, Beşiktaş olma sebebine, Beşiktaşın deniz yollarına el konmuştur.
Şeref stadının Beşiktaştan alınması, arkalarına efsane, mefsane gibi sıfatlar takılmış yöneticileri eliyle olmuş olsa dahi, bir Beşiktaş 12 Eylülüdür.
Deniz dendi mi akla üç büyüklerden sadece Beşiktaşın gelmesi, onun Barbarostan gelen hakkı idi. Yöneticileri 12 Eyüllerinde bu haklarını sattılar, Beşiktaşı denizsiz bir kara takımı yaptılar. Halbuki bir Karagümrükü zaten vardı İstanbulun.
Şeref stadını kaybederk 12 Eylülünü yaşayan Beşiktaşa ve yine maalesef kendi çocukları 28 Şubatı yaşattırıyorlar. Del Bosqueye Beşiktaşlılığa yakışmayan sıfatlarla gönderdikleri günlerden beri.
Beşiktaş, 28 Şubatı yaşatan medya canavarlarından kurtulmalıdır..
Abbas
Haydi diyordu dün biri. Haydi biz evimize gidelim!
Dur, arkadaşlarımız da gelsin, dedi yanındaki. Sonra, zaten olmayan birini farkettiler. Ya Numan
Ha o mu O Kurtulmuş olsun!
CHP küçük mü sever
"Küçük Enver" demiş Kılıçdaroğlu, AKP hükümetinin Dışişleri Bakanı Davutoğluna.
"Küçük Enver"
Küçüğe merakı nedendir Kılıçdaoğlunun Büyük dersem, başedemem. Küçük diyeyim, tam bana gore olsun mu, demek istiyor
"Küçük Enver!"
Enverin büyüğü İttihatcı idi, bizdendi, paşamızın devrinde kaldı. Şimdi olsa olsa küçüğü olur. Böyle mi düşündü yoksa
CHPnin tarihi Kılıçdaroğlu gibi konuşanlarla/konuşmalarla örülüdür.
Öyle ise...
CHP tarihinde bu günün farkı ne
İçlerinde hiç itirazcının olmayışı.
Ana muhalefet değil üvey ana muhalefet diyor, partisine bir CHPli. "Küçük" kelimelerle küçüldüğü o yıllarda. Buyurun okuyun.
Ulus gazetesinin 28 Ağustos sayısından size iki cümle vereyim.
(Başta Adnan Menderes olmak üzere bütün D.Pli küçük beyler ve beslemeleri...)
(Türkiyedeki buğday istihlalinin diktatörcüğün dahiyane tedbirleri sayesinde arttığı...)
Cumhuriyetin ilanından 14 Mayıs 1950ye kadar, yirmiyedi yıl iktidar koltuğunda oturmuş olgun insanların "Muhalefet edebiyatı" böyle mi olmalıdır
Siz, asıl alay konusu olan meseleye bakınız:
Bu yıl buğday mahsülümüz çok oldu ya... İşte bu istihsal bolluğu, iktidarın başarısı değilmiş de, Amerikan yardımının neticesi imiş!...
Ne alay edilecek, ne küçümsenecek, ne gülünecek şey değil mi
Bundan dolayı Başbakanın lakabı, "Diktatörcük" oluyor.Bundan dolayı Adnan Menderesin adı "Küçükbey"...
Kendi kendine "Ana muhalefet" adını takınan CHPnin şu kullandığı ağıza bakın. Bu sözler, bir "ana ağzına" değil, bir "üvey ana ağzına" bile yakışır mı
(Y.Z.O. bir koyu CHPli)
Kime TOKİndi
AKPnin "ince ayar" işlerine de bakan TOKİlerden sorumlu Bakanı Bayraktar bey Samsun faciasından sonra konuşmuş: Bizim hatamız yok!
Sayın Bakan, lütfen yani.. Siz yok diyorsanız, yoktur. Kim itiraz ediyor
İşte size bir destek yazısı. Ne olur ne olmaz; değil mi efendim!
Çekirdeğin içi yok, Bakanın suçu yok!
Kameralarımızı 70 yıl öncesinin İstanbulun da dolaştırırken yakaladık bu görüntüleri. Evlerini yağmur altına, yani yağmur yağan yerlere yapan İstanbulluların hiçbiri, sizlerin de gördüğümüz gibi iliklerine kadar ıslanmalarına ragmen bakanlarını suçlamamışlardır. Nerede bu devlet Nerede bu bakan Başımıza yağmur yağıyor, neden tedbir almadılar Gibi bir cümleyi kaydetmiyor kameranın ses cihazı. Bu insanların hepsi dilsiz değil yani.
Evler yağmur altına yapılınca suç olmuyor da, dere yatağına yapılınca mı suç oluyor
Madem ki Toki oraya ev yaptı; dere, yatağını alsın gitsin! Tokinin bodrumlarından geçmeye mecbur mu Değil mi sayın Bakanım
Nasıl, sizi iyi destekledik mi
Seneler geçerken
Beni üzerdi hep gelen kötü haber,
Her bir seçim günü, sen eler geçerken...
Oh olsun diyemem, çektik hep beraber!
Ülkemi mahveden seneler geçerken...
Ekrem Şama