“Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş, çokça övünüp duran hiç kimseyi sevmez.” (Lokman Sûresi - 18. ayet)
Takvim yaprakları 1960’lı yılları gösterirken can vatanımızda Cumhuriyetin ilanından sonra seküler zihniyetin boyunduruğu altında ezilmiş, hor görülmüş, yok sayılmış, bitik durumda yorgun gariban bir Müslüman toplum vardır. Hilafeti kaldırılmış, eğitim sistemleri tamamen değiştirilmiş, kutsal sayılan mekânları tahrip edilmiş, kapatılmış, tarihi hafızası, kültürü tamamen yok edilmiş kimliksiz, zayıf bir kitle… Böyle bir hal içerisinde, Necmettin Erbakan Hocamızın 1969 yılında gerçekleştirdiği ahlak ve maneviyat öncelikli siyasi hamlesinden sonra, Müslüman profil büyük bir devrim edası ile tekrar masaya oturmuştur. Erbakan Hocamız; Bağımsızlar Hareketi, Millî Nizam Partisi, Millî Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi ile birlikte Müslümanca siyaset anlayışının önünü açmış, mümin gönüllere bir ferahlık sebebi olmuştur. Hikâyemiz; uyanış, diriliş, yükseliş minvalinde güzel ilerliyor gibi görünüyor olabilir. Ancak burası dünya, burada hikâyeler yarım kalmak üzerine tasarlanmıştır. Bu minvalde Müslüman camianın akıbeti de farklı olmamıştır. Yine Kabil, yine Brütüs, yine kapısı içeriden Moğollara açılmış ve yerle yeksan olmuş bir Bağdat… Bırakın tarihin, Müslümanların dönüştürdüğü siyaset ahlakını yazmasını, tam aksine yenilikçiler sonrası siyaset kaynaklı toplumun ahlaki olumsuz dönüşümlerini, çarpıklıklarını, tahrifatını ve tahribatını konu alan yüzlerce kriminal yazı yazılmıştır bugüne kadar… Biz bu yazımızda bu dönüşümün sadece bir özelliği ile ilgileneceğiz. Hatasız olduğunu zanneden, asla mütevazı olmayan, kalp kıran, gözünü kırpmadan insan harcayan, hadsizlikte sınırı bulunmayan, küçük küçük Nemrut’ların, Firavun’ların, Karun’ların yetişmesinden ah edeceğiz!
Müslüman vasfından sonra konumlandırılan hiçbir bireyin kesinlikle tevazu bilmediği, makamların cazibesi ile abi, abla, hoca, başkan, önder vs. örnek sayılabilecek adamların, kadınların, küçüklerine şedid bir kibirden başka bir şey öğretmediği bir dönem… Manşetler hep aynı minvalde; Müslüman siyasetçi canlı yayında hakaret etti! Müslüman kaymakam imamı dövdürdü! Müslüman profesör, karşıdakini küçümsedi! Müslüman başkan, kendisini eleştiren üyeyi görevden aldı! Say say bitmez…
Zamanında bize karşı uygulandığı için isyan ettiğimiz bu ucube özelliği nasıl bu kadar normalleştirdik? İnsan fıtratı aynıdır. “İnsan insanın kurdudur.” İslam ise kötü erdemlere karşı kalbi muhafaza eder. Bundan dolayı Müslümanlar diğer insanlardan farklı olmalıdır. Müslümanlar dışındaki her insan rahatlık ve rehavet sonucu Nemrut’a dönüşebilir. Bu, fıtratta olan bir zafiyettir. İslam’da buna karşın bir ölüm tefekkürü vardır. Bir hiçlik felsefesi ve acziyet farkındalığı vardır. Müslüman, hatasız kul olmayacağını, kendinin de küçük-büyük bir hataya düşebileceğini bilir. Sonra kalp kırmanın hükmünü bilir. Kul hakkının ehemmiyetini bilir. Edenin bulacağını, herkesin ektiğini biçeceğini bilir. Mahşeri ve hesabı bilir. Normal şartlarda daha birçok sebepten dolayı Allah’tan korkar ve Nemrutlaşmaz Müslüman! Ancak her şeyin anlamını yitirdiği bir çağda, dünyayı daha çok seviyor Müslümanlar. Makam, ünvan, mal, mülk hasılı güç arzusu daha baskın geliyor. Eğitimi, nefis terbiyesini, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekme özelliğimizi tamamen kaybettik. Müslümanlar heva ve hevesleri uğruna zulmediyorlar insanlığa ve farkında bile değiller. O kadar masum bir şekilde birbirlerinin etlerinden parça koparmaya çalışıyorlar ki… O kadar güzel kılıfları var ki… Hata yapma ihtimalleri bile yok. Yaptıkları her işin Allah için olduğunu ve her zaman haklı olduklarını, yüzde birlik bir yanılma paylarının olmadığını düşünen ruh hastası bir kitle…
Kur'an-ı Kerim diyor ki, Hz. Musa yanıldı, adam öldürdü. (Kasas 15) Hz. Yunus, cezalandırıldı, balık karnında kaldı. (Saffat 143-144) Hz. Nuh Allah'a itiraz etti, ikaz edildi. (Hud 46) Hz. Muhammed Mustafa dahi âmâyı incitti. (Abese 3) Peygamberlerin bu ve benzeri örneklerini insanların en hayırlıları olmalarına rağmen başlarına gelenleri anlayalım diye anlatıyor bize Kur’an-ı Kerim… Buna rağmen bizimki diyor ki, ben hata yapmam, ben doçentim. Ben hata yapmam, ben siyasiyim. Ben hata yapmam, ben başkanım. Ben hata yapmam, ben müftüyüm. Ben hata yapmam, bilmem kaç yaşındayım. Ben hata yapmam, ben anneyim babayım. Ben hata yapmam, zenginim. Ben hata yapmam, bilmem ne Allah'ın belasıyım... İnsan olan herkes hata yapabilir! Profesör de olsa, iş adamı da olsa, cumhurbaşkanı da olsa... Ama yok peygamberler hata yapabilir. Biz yapamayız! (Haşa) Toplumun her kesiminde rehavet ve kibir vazgeçilmez ahlak oldu. İbrahim’ler Nemrut, Musa’lar Firavun oldu. Böyle böyle binlerce insanın hayatını kararttılar. Binlerce yuva, birlerce cihat karargâhını yıktılar. Allah için yapılacak olan binlerce iyi işe engel oldular. Binlerce kalp kırdılar. Milyonlarca insanı dinden soğuttular… Ve hepsini Allah adına yaptılar!
“Sen, Allah adına yalan uyduranların kıyâmet günü yüzlerinin kapkara kesildiğini görürsün. Büyüklük taslayanlar için cehennemde yer mi yok!” (Zümer Sûresi - 60. ayet)