Bir garip ülkede yaşıyoruz. Yöneticiler her fırsatta faize karşı olduklarını, bunun için de faizle mücadele ettiklerini açıklıyorlar ama yapılan açıklamalara göre bankaların geçen yılki kârları yüzde 366 artmış. Bu nasıl faizle mücadele diye insan sormadan edemiyor. Bir de ya faizle mücadele edilmiyor olsa durum nasıl olurdu sorusu da akla geliyor. Söylenenin ötesinde geçen sene Merkez Bankası faizleri belli periyotlarla tek haneli rakamlara indirdi ama piyasada kredi faizleri sürekli artıyor, bunun sonucu olarak da bankaların kazancı artıyor. Elbette bankaların kârları artacak ki ayakta kalabilsinler denebilir. Böyle olunca bankların ayakta durması yüksek faizlerle değil, yaptıkları diğer bankacılık işlemlerinde olmalıdır. Çünkü banka kredilerine ödenen faizler doğrudan doğruya bankadan kredi alarak işlerini yürütenler tarafından fiyatlara yansıtılıyor, dolayısıyla da tüketicilerden tahsil ediliyor. Böyle olunca ister istemez fiyat istikrarı sağlanamıyor. Sürekli olarak fiyatlar artıyor, enflasyon kontrol altına alınamıyor
Bu arada sıkça medyaya yansıyan haberlere göre her ay bir önceki aya göre bankaların takipteki alacakları, bir diğer ifadeyle tahsil edemedikleri kredilerin miktarı artıyor, takipteki alacaklar 2022 sonu itibariyle 163.6 milyar liraya yükselmiş. Elbette ki, bu miktar bankacılık sektörünün yüksek kâr elde etmesini engellemiyor. Sözün özü faiz karşıtı bir iktidar döneminde bankaların kârları yüzde 366 artıyor. O zaman insanın aklına ister istemez yapılan açıklamaların gerçeği yansıtmadığını getiriyor. Çünkü ilan edilen faiz oranları ile uygulama çok farklı olarak yürüyor. Bir yandan fiyatların düşmesi için faizlerin düşmesi şart olarak görülüyor ve ilan ediliyor ama söylenenler uygulamalara uymuyor.
Yükselen fiyatlar sonucu büyük iddialarla ilan edilen asgari ücret rakamı, ilanın üzerinden bir ay gibi kısa bir süre geçmesinin ardından tespit edilen açlık sınırı rakamı asgari ücreti 358 lira geçmiş durumda. Her ay ilan edilen açlık sınırı rakamında da yıllık artışın yüzde 108.57 olduğu belirtiliyor. Bu arada özellikle tarım ürünlerinde yaşanan üretici fiyatlarındaki patlama ister istemez tedirginliğe yol açıyor. Çünkü üretici fiyatlarındaki artış ister istemez zaman içinde tüketici fiyatlarına yansıyacak ve hayat pahalılığı devam edecek demektir. Kısacası tüm iddialı açıklamalara rağmen ekonomik uygulamalar fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapıyor. Özetle ekonomik sistem zenginlere, bir başka ifadeyle parası olanlara çalışıyor.
Böyle olunca da dar ve sabit gelirlilerinin ücretlerine yapılan zam oranları kısa zamanda eriyor ve dar gelirlilerin alım gücünü artırmıyor. Kısacası toplum giderek yoksullar ve zenginlerden oluşan iki sınıfa dönüşüyor. Hâlbuki eksiden toplumda geniş bir orta gelir seviyesinde insan vardı. Uygulanan yanlış ekonomik politikalar sonucu orta gelir seviyesi (orta direk) yok olurken geriye yoksullar ve zenginler kalmış durumda. Tüm bunlar yaşanırken iktidar sahipleri bir anda ortaya çıkan bina fiyatlarındaki ve kiralarındaki anormal artışlar konusunda da ne topluma ciddi bir açıklama yapılıyor, ne de konut sorununu bitirmek için başlatıldığı ifade edilen hamleler istenen sonucu veriyor. Kiralar arttığı yerde, konut fiyatları ise hiçbir izahı olmayan noktaya çıkmasına rağmen geri çekilmiyor. Yani konut kampanyaları derde derman olmuyor. Böyle olunca da orta sınıf giderek daha da zor duruma düşüyor.
Bugün ülkede konut kiraları pek çok yerde asgari ücret seviyesine gelmiş durumda. Tüm bu olumsuzluklara rağmen yöneticiler her fırsatta ülkemizi dikensiz gül bahçesi gibi tasvir ediyorlar. Keşke ülke gül bahçense dönmüş, toplumun büyük kesimi rahatlamış olsa o gül bahçesinin dikenine gönüllü olarak katlanılacaktır.