Erbakan Hoca’nın siyasî mücadeleye başladığı yılların Türkiyesi’nde, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra oluşan yenilmişlik psikolojisi devam ediyordu. Halk, Batılı düşünceleri çare ve çözüm yolu olarak görüyordu. Türkiye, AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu)’na girmeyi en büyük hedef olarak seçmişti. Batılılar olmadan toplu iğne bile yapamayız, düşüncesi hâkimdi. Kısaca, halk kimliğimizi oluşturan millî ve yerli değerlerden ümidini kesmiş, zihinler yabancı fikir akımlarının işgali altında kalmıştı.
Muhterem Erbakan, önce zihinlerin işgalden kurtarılması gerektiğine inandı. Tarihte nasıl bir millet olduğumuzu anlatmakla işe başladı. İnsanımıza hangi milletin evlâdı olduklarını düşünmeye davet etti. Milletimizin ilmî, askerî, tarihî her alandaki başarılarını hatırlattı. Türkiye’nin çok büyük bir potansiyele sahip olduğunu söyledi. Millî ve manevî değerlerimize sahip çıkarak Yeniden Büyük Türkiye’yi kurup hak ve adaletin öncüsü olabileceğimizi anlattı.
Erbakan Hoca, Anadolu’yu baştan başa dolaşarak gerçekleştirdiği konferanslar serisi ile mücadeleye başladı. En geniş çapta verdiği konferans “İslâm ve İlim” başlığını taşıyordu. Türkiye’nin teknolojik gelişmesi konusunda oynanan oyunları ve Türkiye’nin gücünü “Sanayi Davamız” konferanslarıyla ortaya koydu. 1967’de Türk Ev Kadınları Derneği’nin talebi üzerine bazı illerde “Doğuda, Batıda ve İslâm’da Kadın” konulu konferanslar verdi. Bu 3 konferansın metinleri 1970 yılında Fetih Yayınevi tarafından “Erbakan - Üç Konferans” başlıklı bir kitapta bir araya getirildi.
Erbakan Hoca’nın illerde verdiği konferanslar büyük bir heyecan dalgası meydana getirdi. Halkımızda ümit ve güven duygusu oluştu. Yeniden ayağa kalkıp tarihteki şerefli yerimizi alabileceğimiz inancı yerleşmeye başladı.
O, zihinleri işgalden, kalpleri ümitsizlikten kurtarmanın önemini kavramıştı. Sahip olduğumuz manevi değerlerin ne kadar güçlü olduğunu ispat etti. Bütün bu çalışmalar için Kur’an’ın ilham veren gücünü, İslâm dininin dinamik ve kuşatıcı yapısını referans olarak gösterdi.
ÇÖZÜM KENDİ MEDENİYETİMİZDE!
İlim en büyük güçtü. Problemler ancak ilimle çözülebilirdi. İlimden uzak hayat karanlıktan farksızdı. İlmin kaynağı ise Allahü Tealâ idi. O kaynaktan beslenmek gerekiyordu. Çünkü, Allah’ın 99 güzel isminden biri “el-Alîm (c.c.)”, 14 sıfatından biri ise, “ilim”di. Yani, “Her şeyi hakkıyla bilen, ilmi her şeyi kuşatan.”
Erbakan Hoca, bu durumun farkındaydı. İlimlerin kurucusunun Müslümanlar olduğunu ispat etti. Sonsuz sayıların yazılabildiği “Âşarî - Ondalık Sistem”i Müslümanların îcat ettiğini anlattı. Günümüzde ilmî açılım yapılamadığını açıkladı: “Müspet ilimler sahasında senelerdir çalışmış bir kardeşiniz olarak şunu söyleyeyim ki; bütün müspet ilimler gelmiş tıkanmıştır. Bu tıkanıklıktan dışarıya çıkmanın yolunu, bütün, her türlü maddî ve manevî düşünce sistemimizle, mutlak surette inanıyorum ki; ancak Kur’an-ı Kerim’den almış olduğumuz ışıkla bulabiliriz.” (İslam ve İlim Konferansı)
Erbakan Hoca, aynı konferansında milletimizin nasıl Batı’ya köle yapılmak istendiğini, oynanan oyunlar ve çözüm yolunu şöyle gösterdi: “Bize, bugüne kadar bütün kültür birikimlerinin Batı’ya ait olduğunu dikte ettiler. İçteki ve dıştaki satılmış kafalar, doğrunun ölçüsünün Batı zihniyeti olduğunu, muasır medeniyet seviyesine ulaşmanın tek yolunun Batı taklitçiliğinden geçtiğini bize kabul ettirmeye çalıştılar. Artık onların her şeye bir hal tarzı bulacağını zannettikleri medeniyetleri, bir noktaya gelmiş tıkanmıştır. Kullandıkları kavramların mânâsını bile anlayamaz hale gelmişlerdir. İslâm; doğu insanına tarihî şahsiyetini hatırlatırken, zamanın içine sıkışan Batı toplumuna gerçeğin âb-ı hayatını sunuyor.”
Hoca, Anadolu’daki konferanslarında İslâm âleminin uyuyan bir dev olduğunu hatırlattı. Batı taklitçiliği ve kültür emperyalizmi yoluyla zihinleri işgal altına alınmak istenen nesillere İslâm medeniyetini referans gösterdi. Millî kimlik ve kendi düşüncemizle Avrupa’ya kuyruk olmaktan kurtulup İslâm dünyasına öncü olabileceğimizi ortaya koydu.
ŞARTLARA TESLİM OLMADI
Erbakan Hoca’nın örnek aldığı liderlerden biri de Fatih Sultan Mehmet Han’dır. Hoca, İstanbul’un Fethi öncesi Akşemsettin’in 2. Mehmet’e yaptığı şu vasiyetin gereğini yerine getirdi: “Şartlara teslim olma! Sen şartlara teslim olmazsan bir gün şartlar değişir, sana teslim olur. Unutma ki, dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üstünden geçer.”
Evet! Erbakan Hoca, Batılı mantık ve işbirlikçi anlayış ile ortaya konulmuş çözüm yollarına itibar etmedi. “Malıyla, canıyla cihat eden bir Müslüman olarak anılmak isterim” diyerek amaç ve maksadının Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu ortaya koydu. Hep İslâmî ölçüleri referans aldı. Bu prensiplerle çözüm yolu aradı. En elverişsiz şartlarda bile bu değerlerden vazgeçmedi. Hakk’ı üstün tuttu. Âdil bir dünyanın kurulmasına çalıştı.
Hoca’nın İslâmî referansları dikkate alarak mücadele verdiği, akademik çalışmalara da konu oldu. Malatya İnönü Üniversitesi’nden Işıl Arpacı “Türk Siyasal Yaşamına Etkileri Bakımından İslâmcılık ve Necmettin Erbakan” konulu bir tez çalışması yaptı. Sahasında uzman danışmanlarla 4 yıllık yorucu bir çalışma sonucu hazırlanan 600 sayfalık tezde şu görüşlere yer veriliyor: “Necmettin Erbakan, merkezinde laikliğin bulunduğu ve Batılı siyasal değerler ekseninde biçimlenmiş bir siyasî alanda siyaset yaptı. Batılı literatür yerine, İslâmî literatürü kullandı. ‘Siyasal İslâmcı’ bir lider olarak değil, ‘İslâmî siyaset’ anlayışını benimseyen bir lider olarak tanındı.”
Kısaca, Erbakan Hoca, milletimizi aslına, özüne, kimliğine döndürme mücadelesi verdi. Zor bir zamanda ortaya çıkarak “Yeniden Büyük Türkiye” ekseninde âdil bir dünya tezini savundu. Tarihî mirasımızdan vazgeçemeyeceğimizi ortaya koydu. Günümüz nesilleri, millî kimlik üzerine oturmuş bilinçlerini Erbakan Hoca’ya borçludurlar.