Depremden yaklaşık on ay evvel bir davet üzere gitmiş ve Hatay, Antakya, İskenderun, Erzin hattını gezme fırsatı bulmuştum. Eski ile yeninin birbirine karıştığı bir kent intibaı bırakmıştı bende. Erzin’e girer girmez o can dinlendiren sükuneti görüp bunun sebeb-i hikmetini sorduğumda oradaki dostlarım bunun kanaat ve rikkat olduğunu söylemişlerdi. Yani yöneticiler dahil kimsenin gözü yükseklerde değildi. Rastgele bir yapılaşma olmadığından bahsetmişlerdi. Erzinliler, yaşanan bu depremde gösterdikleri dikkat ve rikkatin olumlu neticelerini almış görünüyorlar.

Kahramanmaraş, Elbistan, İslâhiye, Adıyaman, Kilis… gibi yıkım bölgelerinde yaşayan dostların ahvalini öğrenmeye çalışırken Antakya’dan yeğenim ve ailesinin 12 katlı Rönesans Rezidans’ın enkazı altında kaldığı haberi geldi. “Haberi geldi” derken yanlış anlaşılmasın. Hiçbir teknolojik aygıtın çalışmadığı kentte her yolu deneyip yine de bir haber alamamak endişeli haberi almaya eş sayılıyordu artık. Dayanılmaz bir iletişimsizlik, kahredici bir sessizlik ve sağda solda uçuşan meşum haberlerin dışında bölgeden haber almak mümkün değildi. Herkes gibi ben de o an elimdeki cep telefonunu duvara çalmak istedim.

Saatler geçtikçe televizyon kanalları bölgeden yayın yapmaya başladılar. Antakya Rönesans Rezidans sitesinin yıkıldığı haberi gelmesine rağmen içeridekilerin durumu ile ilgili hiçbir bilgiye ulaşılamıyordu. Deprem bölgesinde görev yapan STK yardım ekiplerine, televizyon muhabiri arkadaşlara dolaylı yollardan ulaşıp enkaz altında yüzlerce kişi ile yakınlarımızın akıbetini öğrenmek istedik. Haber vermek için orada olanların haber bekleyenler kadar bile bilgiye sahip olmadıklarını görünce endişemiz iyice arttı. Televizyon başından, enkaz altında kurtarılmayı bekleyen insanların imdadına nasıl yetişebilirdik?

İkinci günden sonra yavaş yavaş cep telefonlarıyla kısmen de olsa bölge ile temas kurabilir hale gelmiştik. Bu kez de aldığımız her haber eksik ve müphem kalıyordu. Parça ve silik bilgi, kaygıları artırmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Ekranlardan kurtarılan insan görüntüleri ümidimizi biraz olsun yeşertse de enkazlar dipsiz bir kuyu gibiydi. İhtimaller üzerinden hesaplar yapmaya başlamıştık. Binadakiler o saatte şöyle davranmışlarsa, böyle hareket etmişlerse şöyle olur gibi ihtimaller üzerinde fikir yürüterek içimizin enkazına sıkışıp kalan yakınlarımızı dışarıya çıkarmaya çalışıyorduk. Telefonla görüştüğümüz yakınlarımızın ses tonu enkazın ve enkazdaki canlarımızın durumu hakkında bilgi veriyor gibiydi.

Deprem bölgesine giden hasarlı yolların onarıldığı, ulaşım sıkıntısı olmadığını teyit ettirip İstanbul’dan Antakya’ya yola koyulduk. Teyit edildiği gibi yollarda ulaşımı engelleyecek bir sıkıntı yoktu. Sadece bitmek bilmeyen, uzadıkça uzayan yollar vardı. Bir kez daha “Bu kadar uzun yollar yapılmasın Allah’ım!” diye söylendim. Adana’dan Hatay’a doğru giderken trafik biraz daha yoğunlaşmıştı. İskenderun’u uzaktan yarasız beresiz gördük. Antakya’ya yaklaştıkça yıkım azdan çoğa doğru kendini gösteriyordu. Yıkımın olmadığı ilçelerde de psikolojik yıkımın atmosferi geceye sinmişti. Hiçbir evde ışık yoktu. Sokak lambalarıyla ümidimizi artırmaya çalıştık.

Uzun bir yolculuktan sonra Antakya’ya varmıştık. Karanlık adeta yüreklere işleyen enkazı setretmiş gibiydi. Yıkımların üzerine karanlık çökmüştü. Gelir gelmez el lambaları ve yıldızlı gök sayesinde enkazı dolaşmaya başladık. Bu enkazın bir zamanlar 1000’i aşkın insanı barındıran devasa bir site olduğunu çağrıştıracak hiçbir emare yoktu. Beton ve moloz yığını içerisinde bu alanda bir zamanlar nice hayatların olduğunu hatırlatacak ufak tefek eşya kalıntıları, kitaplar ve erimiş, kaportası büzüşmüş otomobilleri gördükçe sükutumuz daha bir derinleşiyor, dua ve beklentilerimizin istikameti değişiyordu. Enkazda bir iki kepçe, dozer çalışmaya devam ediyor, etrafında ölü ya da diri yakınlarının oradan çıkmasını bekleyen insanlar bu çalışmaya bir şekilde yardımcı olmak için çaba sarf ediyordu. Enkazdaki yakınlarını bekleyenler, zeytin ağaçlarıyla çevrili alanda yaktıkları ateşin etrafında soğukla baş etmeye çalışıyorlardı. Soğuk, insanın kanına işliyordu. Bunu başkasının üzerinde görebilmek mümkün değildir, soğuğu ancak kendi bedeninizde yaşayarak depremzedelerle empati kurabilmeniz mümkün. Ölüm sessizliği denilen şeyi insan bu ortamda somut bir şekilde hissedebiliyor. Sadece ölüm sessizliği değil, ölümün kokusu ve rengini de burada yakından algılayabiliyorsunuz. Karanlıkta bile kendini hissettirecek şekilde çöp yığınlarından mütevellit kirlilik çok şeyler anlatıyor. İnsanlar ateş yakmak için çaresiz zeytin ağaçlarının dallarından yararlanıyorlar. Zeytinliğin sahibi şahıs, depremzedelere istedikleri gibi zeytin ağaçlarının dallarını kırıp yakabilecekleri iznini vermiş. Herkes herkese yardımcı burada. Acılar birbiriyle kardeş.

(Devam edecek)