E. H. Doğan’a ithaftır…

Her meselede itidal ve insaf sahibi olmak gerektiğini değişik zamanlarda vurgulamıştık. Bir başka ifade ile doğru tekdir fakat yanlış, her zaman doğrunun tam karşısındaki değildir; yanlış, doğru haricindeki her şeydir.

Doğru ise; vakaya, şartlara, zamana, kişiye ve usule uygun olandır. Yani her zaman vakaya uygun olan doğru değildir. Zira bazen vakaya uygun olan şeyler, kişiye ya da şartlara uygun olmayabilir.

Tekraren vurguluyoruz ki yanlışın iki ucu vardır: İfrat ve tefrit. Ayrıca zamanı, kişiyi ve şartları dikkate almamak da yanlışa sebebiyet verebilir.

Peki, bütün bunları hangi amaçla söylüyoruz? Bu yazımızda yine zaman ve zemini karıştırılan bir mesele üzerinde durmak istiyoruz: “Beterin beteri vardır” veya “ya bundan daha kötüsü olursa?”

1- “Beterin beteri vardır” sözü; sağlık, huzur ve dünya nimeti gibi meselelerde geçerlidir. Bir başka ifade ile bazen dünyada sıkıntı ve zorluk çekeriz. Ya da başımıza bazı olaylar gelir. İşte bu durumda “ya sağlığımızı da kaybedersek”,  “ya da daha büyük belalar gelseydi” diye düşünerek Allah’a şükreder ve daha kötüsünden bizi muhafaza etmesi için dua ederiz. 

2- Fakat bazen bu duruş, ahlaki ve dini bazı meselelerde ya suiistimal edilmekte ya da yanlış anlaşılmaktadır. Örneğin namaz kıldığı halde ticarette hile yapan birine; “en azından namaz kılıyor; ya namaz kılmayan bir tüccara rastlasaydık” diye teselli olamayız. Zira ticarette hile, birçok peygamberin (Allah’ın selamı üzerlerine olsun ve Allah bizi de onların yolundan ayırmasın) savaş ilan ettiği bir husustur ve de batıl bir iştir. Batılın daha iyisi ya da daha hafifi olmaz. Daha hafifi tercih etmek sadece maslahat meselesinde iki zarardan en azını seçme hususunda olur. Yoksa İslam düşmanlığını ya da batılın, azı-çoğu, daha iyisi-daha kötüsü olamaz. İnsanın yolu ya haktır ya da batıldır. Bir insan ya zalimdir ya da adildir. Veyahut da mazlumdur. Yoksa zulüm olan bir yerde tarafsız ya da orta yol bir insan olamaz. Duruş ve inanç da böyledir. Hayat tarzı da ya meşru ya da gayri meşrudur. “Gayri meşru ama diğer gayri meşrulardan daha iyi ve İslam’a daha yakın” şeklinde tarif edilebilecek bir hayat tarzı yoktur. Tüm ahlaki, siyasi ve ilmi durumlarda da tutum böyle olmalıdır. İlmi meselelerde bir insan ya haktan yana olur ya da batıldan yana. Asla tarafsız olamaz. Bunun tek istinası, bilmemek ve hata etmektir. 

3- Bazen zalim ve asi toplumlara, Allah’ın niye bela vermediğini düşünür ve belki de bilmeden isyan ederiz. Fakat aslında Allah, belayı vermiştir ama biz göremeyiz. Bela, bazen rahmettir. Yani bela hem günahlarımıza kefaret hem de gerçeği görmemize vesile olabilir. İşte başımıza gelen bu tür belalar, aslında kötü değildir. Kötü olan, bu belaları gör/e/memek ve bu belalardan ibret al/a/mamaktır.

4- Bugün zalim ve asi toplumlara verilen en büyük bela; korku, huzursuzluk, güvensizlik, yalnızlık, mutsuzluk ve tatminsizliktir. Bunlara “manevi bela” diyoruz. Maddi belaları görmek kolaydır ama bu belaları görmek ve anlamak daha zordur. Maddi belalara karşı tedbir almak da kolaydır. Ama fark edilmesi ve çözümlemesi zor olduğu için manevi belaların üstesinden gelebilmek güçtür.

5- Zalim ve asi toplumlara ve insanlara verilen bir diğer büyük bela da “hakikati” görememektir. Bazen nice zalim insanlara rastlarız. Zenginlik, sağlık ve huzur içine yaşadıklarını görürüz. Oysa bu insanların basiretleri bağlanmıştır. Hatalarını fark edemez ve göremezler. İşte bunlar, Allah’ın kalplerini mühürledikleri kimselerdir. Allah, bu tür insanlara doğru yolu göstermez artık. Bunların başına çoğu zaman bir bela da gelmez. Böylece hatalarını düzeltemeden felakete doğru sürüklenip giderler. 

6- Yani özetle zalim, kâfir ve asi kimseler için bela isteriz aslında ama Allah zaten bunların belasını vermiştir. Bunlar kendilerini dünyada ve ahirette kurtaracak şeyleri anlayamaz ve göremezler. Kendilerini hem dünyada hem de ahrette felakete götürecek şeyleri yaparlar. İbret almazlar. Kendilerine nasihat eden de olmaz artık. Olsa da bunlar nasihat dinlemezler. Böylece hem dünyada cezalarını çekerler hem de ebedi felakete sürüklenirler. 

Şimdi;

* Ebedi felakete doğru hızla gitmekten,

* Başına gelen belalardan ibret almamaktan,

* Batılı, hakka yakın olan ve olmayan olarak tasnif edip hakka yakın batılı hak zannetmekten,

* Yanlışın karşısındaki yanlışları da sırf yanlışa karşı diye doğru zannetmekten; yani doğrunun tek olduğunu ama yanlışın çeşitli olduğunu anlamamaktan,

* Zamanı ve zemini dikkate almadan her doğru bildiğini yapmayı hikmet ve salih amel zannetmekten daha büyük bir bela acaba ne olabilir?