Televizyonlarda Ramazan ayına özgü dinî programların dini ve ahlaki seviyemize katkısı nedir

Din Kültürü derslerinin okullarda genç dimağlara katkısı ne ise bu tür programların katkısı da odur.

Ramazan biter her şey normale (gerçek seyrine) döner, zil çalar din dersi biter bir başka dersin dünyevi atmosferinde din namına söylenen her şey kapının dışında kalır.

Ramazanın manevi iklimi bütün ayları kuşatmadıkça aylık dini bir festival olmanın ötesine geçemez elbette.

Bir okulda bütün dersler tevhidi eksene oturtulmadığı müddetçe din dersleri de çeşni olmaktan kurtulamayacağı gibi.

Ramazan ayında dört koldan görüntülü ve yazılı medyanın dini yayın seferberliği sair zamanlarda da sürdüğü nispette bu tür yayınların Ramazan pastasından pay almaktan öte ulvi bir gayeye hizmet ettiği söylenebilir.

Aksi takdirde on bir ayın sultanı da piyasa denilen saltanatın hesaplarına tahvil edilmiş olur. Şimdi bu piyasa nasıl işliyor uzaktan, ekranın gerisinden bir bakalım:

Öncelikle Ramazan programlarının en büyük sıkıntısı ruh eksikliğidir. Aşırı buyurgan, aşırı geveze ve kalpleri harekete geçiremeyecek denli plastik.

Show niteliği ağır bastığı için hayatın kendisine sirayet edebilecek bir kudretten

yoksun. Teatral ve kurgusal tarafı baskın.

Ekranların değişmeyen aktörlerinin her Ramazan aynı jest, aynı mimik ve vurgularla donmuş, statik ve coşkusuz bir din telkini yapmaları. Bu tablo, ancak din klişe, tekdüze fabrikasyon insan imal edebilir önyargısını besliyor.

Ekran vaizleri televizyonlarda konuşurken bu gerçeği unutup sanki mahalle camiinde sabit bir cemaate konuşuyormuşçasına bir ton, ses ve üslupla konmaktalar.

Oysa milyonlarca her anlayıştan insanın kendilerini dinlediklerini dikkate alarak bu genişlik ve kapsayıcılıkta konuşmalara gerekmez mi

Ya da susmayı deneseniz nasıl olur. Bir teşehhüt miktarı sussanız belki de her şey düzelecek.

Ne Yemesem Yaramıyor

Beş vakit namazı cemaatle kılmaya azami gayret sarf ettiğimiz halde, birlik ve beraberliğimizi bir türlü koruyamıyoruz.

Camide safları sıklaştırıyoruz, ayakuçlarımıza kadar hiza alıyoruz.

Lakin namaz bitip yeryüzüne dağıldığımızda her birimiz bir tarafa savruluyor.

Kabahat namazda değil elbet, namazı namazın bize işaret ettiği hedeflerini göz ardı ederek kıldığımızdan dolayı, bu böyle.

Oruçta da kaybettiğimiz ruhu bir türlü yerli yerine oturtamıyoruz.

Vaizler oruç imsakle iftar arası yeme içme yolunu gözlemek değildir diye üzerine basa basa söyleyedursun, gün boyu neye aç isek onu özlüyoruz. 

Ekmek, su, katık vs. Yemediklerimiz yaramıyor zahir.

Yarasaydı şayet kardeşliği, dostluğu, sadakati, doğru söylemeyi, gıybetten arınmayı, sessizliği ve paylaşıp bölüşmeyi özlerdik.

Ama heyhat! Ramazanda sanki mülkiyet sevgimiz daha bir kabarıyor.

Fenalıklara karşı bu kadar barikata rağmen oruç bizi tutmuyorsa, tuttuğumuz oruçta bir sorun var demektir.

Televizyondaki hoca efendi yarım saattir sakız çiğnemek orucu bozar mı sorusunu cevaplamaya çalışıyor.

Ya yalan söylemek, ya gıybet, iftira ve adaletsizlik yapmak bunlar bir sakız-oruçlu ilişkisi kadar merak edilmiyor.

Daha fazla kazanmak için işçisini asgari ücret koşullarında çalıştıran patronun orucunu hiçbir güç bozamıyor nedense

Garibanın orucu yağmur suyuyla bile bozuluyor.