Hepimiz; yeryüzünden zulmün kalkması, yeryüzüne adaletin ve hakkın hâkim olması için dua ediyoruz.

Hepimiz; tüm dünyada yaşanan savaş, açlık ve hastalık gibi diğer olaylara üzülüyoruz.

Hepimiz; bütün bunlara sebep olanların helak olması için beddua ediyoruz. 

Fakat zulüm artarak devam ediyor.

Ve dahası biz, hâlâ neyi, niçin ve nasıl yapacağımıza karar vermiş değiliz.

1- Öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor ki; zulmün ortadan kalkmasının ilk şartı, zulme karşı duranların kendi vazifelerini harfiyen yerine getirerek zulmü kaldıracak güce erişmeleridir. Yani dünya hayatının bir takım gerekleri vardır. Bu yükleri yerine getirme gücü kimde ise yetki ve sorumluluk da ona verilmektedir. Bu yüzden şayet Müslümanlar, dünyayı idare edecek gerekli inanç ve donanıma sahip değillerse; bu yükün kendilerine yüklenmesi Müslümanlara da görevlere de zulümdür. Şu halde bize düşen ilk şey, sağlam bir inanç ile dünyayı tanıyıp buradaki sorumlulukları ifa edecek şartları taşıyacak donanıma sahip olmak için gayret etmektir. Örneğin Hz. Musa AS, Firavun’a karşı duracak gücü kendinden hissettiği zaman İsrailoğullarını da arkasına alarak yeryüzünde adaleti ve hakkı tesis etmeye talip olmuş; Mevlâ Teâlâ da bu görevi onlara vermiştir.

2-  Fakat İsrailoğulları, kendilerine verilen bu görevi hakkı ile ifa edemeyerek tembellik ve gevşeklik göstermişler; bu yüzden de zulüm, en az kırk yıl daha hüküm sürmeye devam etmiştir. Demek ki mühim olan görevi elde etmek değil; o görevi ifa etmeye ehliyetli olmaktır. Aksi halde makam bizde de olsa durum değişmeyecek; zulüm yine devam edecektir. Bu yüzden zulme hizmet etmekle, adaleti tesis etmek için çalışmamak aynı şeydir. Bir başka ifade ile adalet için çalışmamak, dolaylı olarak zulme destek olmak ve zulme hizmet etmektir. Demek ki zalimlerin mağlup olmasının ilk yolu; zulme karşı duranların zulmü önleyecek ve dünyayı adalet ile idare edecek inanç, şahsiyet ve niteliğe sahip olmaları; dahası böyle bir göreve talip olup bu görev için çalışmaya razı olmalarıdır. 

3- Düşmanlarımızın ve zalimlerin mağlup olmalarının bir başka gerekçesi de; yeryüzünde hakkı temsil eden veya adaleti savunan insanların, nefes alamayacak hale gelmeleridir. Nuh AS’ın kavmi, 900 sene boyunca zulme ve isyana devam etmişler; ta ki Peygamber AS ve inananları, tebliğ vazifelerini yapma ve dinlerini yaşama haklarını kaybetme noktasına gelince Mevlâ, müdahale etmiştir. Demek ki adil ve hak ehli insanlar, belli bir kudrete gelmediği ve yeryüzünde adalet ve hak ehli bir grup insan bile nefes aldığı sürece; Mevlâ, zalimi ve isyankârı helak/mağlup etmemektedir. Zira yeryüzünde bir avuç bile hak ehli olursa; zamanla bunlar yayılabilecektir. Ama bu hak ehlinin vazife yapması engellenirse; tabiri caiz ise oyun kilitleneceğinden, Mevlâ oyuncuları değiştirmektedir. 

4- Aksi halde zalim ve kâfir helak olmaz. Zira Nuh AS, 900 sene tebliğ yapmıştır. Yani bir başka ifade ile insanlar, 900 sene boyunca zulmetmeye ve puta tapmaya devam etmiştir. Mevlâ da bunlara müsaade etmiştir. Ta ki zalimler, Allah’ın elçisini tehdit edinceye kadar. Zira bu tehdit, zulmün son noktasıdır. Zira bu tehdit; yeryüzünde hakkı ve adaleti savunacak tek bir kişinin bile kalmaması demektir. 

5- Biz henüz 900 senedir zulme maruz kalmadığımıza ve hâlâ adaleti ve hakkı savunabildiğimize göre; düşmanlarımızın mağlup olmasını istiyor isek, bunu yapacak ve adaleti tesis edecek şahsiyete ve kudrete sahip olmalıyız. Yani bir başka ifade ile mesele, zulmün ve batılın ortadan kalkması değil; zulüm ve batılla mücadele edeceklerin imtihan edilmesidir. Zira mazlumlar da Allah’ın kuludur ve Allah zalim değildir. Mevlâ, bu mazlumların haklarını bir gün muhakkak zalimlerden soracaktır. Mesele, bizim bu imtihanda hangi tarafta olduğumuzdur. 

6- Son olarak tekrar tekrar ifade etmek istiyoruz ki bize düşen; beddua ve üzüntü ile vakit geçirmek değil gayret etmektir. Nuh AS, 900 sene boyunca bir kez beddua etmiştir. O’nun duasının niçin kabul olduğu ve bizimkinin niçin olmadığı da buradan hareketle anlaşılmalıdır. Nuh Aleyhisselam;

Allah’ın vaadinin bir gün geleceğini bile bile,

Duasının kabul olacağını da bilerek,

Dahası bir gün zalimlerin muhakkak mağlup olacaklarına ve sonra ahirette cezalarını çekeceklerine de inanarak; gece gündüz, yorulmadan ve şikâyet etmeden, hakkı savunmaya ve batılla mücadele etmeye devam etmiştir.

Zira Nuh AS’ın ilk vazifesi; düşmanları helak etmek ya da başka kuru kahramanlıklar değildir. O’nun vazifesi, hakkı tebliğ etmektir. Hakkı hâkim kılmak ve batılı zail etmek ise kudret ve adalet sahibi Mevlâ Teâlâ’ya aittir. 

Nuh AS ise kendini kurtarmak ve insanlara nasıl kurtuluşa ulaşacaklarını göstermek için gayret göstermiştir.