Liseli yıllarımızda, kanımız damarlarımızı şişirdiği dönemlerde, dünyanın patronları diye sıralanan ülkelerin nasıl bu konumu elde ettiklerini düşünür, bir türlü haklı cevap bulamazdım.

Nasıl olurdu da, beş ülke, dünyayı avuçlarına alırlardı, diledikleri gibi, menfaatlerine göre hareket ederlerdi?

Bu hakkı, onlara kimler vermişti? Diğer ülkeler, buna nasıl itiraz etmiyorlardı?

25 Nisan 1945’de, San Francisco da, 50 ülkenin katılımıyla, 111 madde üzerinde konferans tertip edilmişti. Sonrasında, bütün ülkeler, Birleşmiş Milletler anlaşmasına imza atarlarken, beş ülkenin patronluğunu, hakemliğini gönüllü olarak nasıl istemişlerdi, kabul etmişlerdi? Aklım almıyordu.

Olup biteni akıllı, izanla, vicdanla izah edemiyordum.

İsrailliler, Filistin’e, Müslüman topraklarına saldırdıkça, beş daimi ülkenin efendileri, bu caniliği sıradanlaştırırlardı. İsrail’i kınamak yerine, iyi olmuş derlerdi.

Biri evet derken, başka biri hayır diyerek, dünyanın her hangi bir yerinde olup biten zulümlerin devamını sağlardı.

Peki, bu düzeni kim nasıl kurmuştu? Halkı Müslüman ülkeler, neden hep güdülen, isimsiz sıralarda yer alırlardı?

Birleşmiş Milletler’in ülke sayısı 193… Müslüman ülkelerin sayısı 63… Dünyadaki ülke sayısının üçte biri Müslümanlardan oluşuyor… Hâl böyle iken, bir Müslüman ülkenin dahi Birleşmiş Milletler’de söz sahibi olmayışını kim nasıl izah edecek?

Kurt dahi kuzuya böyle bir pay yapmaz iken, hangi güçler, hangi patronlar bu taksimatı yaptılar?

Bu örgüt neden doğdu, amacı neydi? Güya dünya barışını sağlayacaktı… Ekonomik gelişmişliği bütün insanlığa yayacak, adaletli bir sistemin kurulmasına önayak olacaktı.

Sosyal eşitlik, açlık, zulüm gibi konularda, hakemlik ve yönlendirme yapacaktı. Ezilenlerin haklarını koruyacak, insanların güvenliğini, huzurunu, barışını koruyup kollayacaktı.

Bosna Müslümanları, Sırplar tarafından katledilirken, bu örgüt seyirciydi.

İsrailler, Filistinleri öldürüp yurtlarından ederlerken, bu örgüt güle oynaya oylama yapıyordu. Irak’ta nükleer bomba bahanesiyle, Müslüman toprakları işgal edilirken, kadınların çocukların ırzlarına geçilirken, bu örgüt uyuyordu. Peki, Çin, Rusya, Fransa, İngiltere, Amerika’nın ne özelliği

vardı da, patronumuz oluveriyorlardı? Hâlâ, bu yüzyılda, bu çağda, bu tahakkümü kabul etmek, zillet değil midir?

Müslüman gençlerin bu anlamdaki isyanını, öfkesini anlamak gerekir.

Dünya, bu çarpıklıkla, bu düzensizlikle, bu sömürü düzeniyle devam ederse, yarınlar yaşanmaz olur… Bunu kimseler görmüyor mu? Doğuştan ayrıcalıklı olan bu beş ülke, bu düzenin böyle devam edebileceğine inanıyorlar mı? Bu düzen… Bu dünya düzeni böyle devam edemez… Böyle gelmiş böyle gidemez. Müslüman ülkeler, kendi birleşmiş milletlerini bir şekilde kurmak zorundalar… Başka yolu yok. Aklın yolu, imanın yolu birdir…