Yazımıza bir soruyla başlayalım: Bugün yaşadığımız dünyadan razı mıyız?

Bu soruya verilecek cevap elbette “hayır, değiliz” olacaktır/olması gerekir. Çünkü bugünkü dünyadan razıysak hem yerel ölçekte hem de küresel ölçekte kendimize dert edinecek bir durum söz konusu değildir. Ama bu konuda dertli olanların aslında çoğunlukta olduğunu gördüğümüzde yaşadığımız dünyadan pek memnun olduğumuz söylenemez. Çünkü hem yaşananlar hem de istatistikler mevcut dünya düzeninin insanlığa saadet getirmeyeceğine işaret ediyor. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada mevcut servetin büyük bölümünün küçük bir azınlığın elinde olduğunu görüyoruz. Aslında insanlığın büyük çoğunluğu bu küçük azınlığın mutfağına erzak taşımak için çabalıyor.

Dünyanın mevcut halini anlamamız için obezitenin kitlesel bir sorun olduğu dünyada on binlerce çocuğun açlıktan öldüğünü bilmemiz yeterli sanırım. İnsan haklarının, demokrasinin ve özgürlüğün dillerden düşmediği bu dünya; bazı insanlara zulüm, bazı insanlara konfor vadediyor; rengi renkten, teni tenden, acıyı acıdan ayırt ediyor. Elbette böyle bir dünyadan razı olmak hiçbir vicdanlı insanın kabul edebileceği bir durum değildir. Çünkü bu dünya, küçük bir azınlığın tasarruf alanı değil, tüm insanlığın ortak mirasıdır.

Yaşananlara baktığımızda kurulu düzenin dört sorunundan bahsedebiliriz. Birincisi sömürü ve yoksulluktur. Hepimizin malumu olduğu üzere, gelir paylaşımındaki adaletsizlik her gün biraz daha artıyor. Zenginlik büyürken fakirlik daha da büyüyor ve zenginlik piramidin ucuna doğru daralırken fakirlik tabana doğru genişliyor. Piramidin tabanından ucuna doğru yüklü bir kaynak aktarımı söz konusu. Sömürü şiddetini artırdıkça yoksulluk tabana yayılmaya ve derinleşmeye başlıyor.

İkincisi baskı ve zulümdür. Çünkü sistemin devam etmesi için insanların baskı altında tutulması gerekiyor. Onun için bazı ülkelerde diktatörlükler desteklenir. Bazı ülkelerde seçimlere müdahale ederek halkı kendi istedikleri insanı tercih etmeleri sağlanır. Bazı ülkelerde de seçilenleri kontrol altına alarak o ülkeyi baskı altında tutmaya çalışırlar. Bunu yaparken de ya kendileri ya da işbirlikçiler vasıtasıyla zulüm etmekten geri durmazlar. 

Üçüncü sorun olarak terör ve kaosu görebiliriz. Kaosun olduğu ortamlarda insanlar sunulan tüm çözümleri kabul etmeye meyillidir. Bu yüzden güç odakları kaostan düzen yaratmayı bir strateji olarak kullanırlar. Kaosun en büyük silahı ise elbette terördür. Dördüncü olarak savaş ve işgalleri söyleyebiliriz. Yönetimlerine müdahale edemedikleri toplumları terör ve iç çatışmayla yola getirmeye çalışırlar. Dahası savaşarak dize getirmeye uğraşırlar. Daha da başaramazlarsa işgal ederek yönetimlerine müdahale ederler.

Gördüğümüz gibi insanlığın bu felaketten kurtulabilmesi için dünyanın yeni bir dokunuşa ihtiyacı vardır. Bu dokunuşun görünen istikameti Müslümanların duruşunda yatmaktadır. Çünkü mevcut dünyaya karşı durabilecek potansiyeli hâlâ Müslüman toplumlar taşıyor. Fukuyama artık bu düzenin değişemeyeceğinden ilhamla tarihin sonunu ilan etse de, Hungtington medeniyetler çatışması üzerinden Müslümanların hâlâ bir karşı duruş gösterebildiğini itiraf etmiştir. Her ne kadar günümüzde Müslümanlar fiili olarak böyle bir güce sahip olmasa da bil kuvve olarak bu inancı zinde tutmaktadır.