Doğru, birden fazla olursa doğru olmaktan çıkar

Yorum farklılığı ile doğruyu karıştırdığımızda, yani yoruma gerçek gibi bakıldığında ortada doğru kalmaz. Bir bakıma herkesin doğrusu kendisine dediğinizde doğru ortadan çekilerek yerini yorumlara bırakır. O zaman da herkes kendi düşündüğünü doğru kabul etmeye başlar ki toplumsal itişme, kakışmada o zaman başlar. Bunu söylerken herkesin yorum hakkı olmadığını elbette söylüyor değilim. İnsanların bilgi birikimleri, yetiştikleri ortam, dini, siyasi ve sosyal mensubiyetleri yorumlarında belirleyici olur. Ancak, tüm bu yorum farklılıklarına rağmen kâinatı şekillendiren doğru tek olma özelliğini kaybetmez. Doğruyu tarif ederken insanların dayanak noktalarının belirleyici olduğunu unutmamak gerekir.

Peki, hareket noktalarını belirleyen nedir Bir takım insanların geçmişte kendi düşüncelerine göre ortaya attıkları tezler mi, yoksa yüce Yaratıcı’nın belirlediği ve insanlığın mutluluğu için peygamberleri aracılığı ile bize ulaştırdıkları mı Eğer insan aklının ürettiği birtakım tezler hareket noktası olursa herkesin doğrusu farklı olabilir. Ancak, Yaratıcı’nın kuralları olduğunda doğru tektir, ancak temel esaslar değişmemek şartı ile yorum farklılıkları olabilir. Yeryüzünde ihtilafların ve çatışmaların temelinde sanıyorum yüce Yaratıcı’nın emirleri değil de insanların akıllarını doğrunun kaynağı kabul etmeleridir. Kısacası, vahyin emrinden çıkmış, kendi heva ve hevesine tabi olmuş aklın sonunda varacağı yer farklılık arz eder. Bu noktada birileri akıl ile her şeyin doğrusunu bulmak mümkün olabilir diyebilirler. Böyle bir yaklaşım aklı putlaştırmak olur. Eğer insanoğlu aklı ile her zaman doğru olanı bulabilseydi ve o doğrular istikametinde hareket edebilseydi vahye ve peygamberlere gerek kalmazdı. Buna rağmen birilerinin akıllarını putlaştırmaya devam etmeleri kendi bilecekleri iş. Maksadım bir hatırlatmada bulunmak.

Bu konuya ülkemizde uygulanmakta Batı kaynaklı ekonomik sistem hakkında en yetkili kimseler arasında bile belli konuda birliktelik sağlanamıyor olmasından geldik. Mevcut dış kaynaklı ve dışa bağımlı ekonomik sistem bu ülkenin insanlarından çok küresel sermaye sahiplerini ön planda tuttuğu, onların çıkarlarının korunduğu, bunun bir mecburiyet olduğunu unutmamak gerekiyor. Siz kapılarınızı küresel sermayeye açmış/açmak zorunda kalmış iseniz kendi ürettiğiniz ve tükettiğiniz size yetmiyor, özellikle dış ticaret açığınızı sıcak para (küresel sermaye) ile kapatmak zorunda kalıyorsanız, aldığınız paraya faiz ödemek zorundasınız. Çünkü dünya kapitalizmi ve küresel sermaye, sistemi bunun üzerine bina etmiş. Yeryüzünde bir sömürü düzeni hâkim ve bir avuç sermaye sahibi sömürüsünü sürdürüyor. Bizim gibi ülkeler de sermaye sahiplerini memnun etmek için kendi insanlarının rızkından kesmek zorunda kalıyorlar. Bunun sebebi ise, bize empoze edilmiş ve doğru olduğu kabul ettirildiği için başka bir doğru arama ihtiyacı duymadan bu bozuk düzen içinde çırpınıp durmamızdır. Birtakım mekanizmaları harekete geçirerek ekonomik krizden kurtulmaya çalışıyoruz. Bu mekanizmaların başında faiz-döviz-enflasyon üçgeni geliyor. Bazen paramızın değerini düşürerek ihracatımızı artırmaya çalışıyor, bazen faizleri yükselterek küresel sermayenin daha fazla gelmesini sağlamaya çalışıyoruz. Ama her durumda sistemin dediğini yapıyoruz. Faizler yükseldiğinde yabanca para girişi artıyor ama bu giren para üretimi, büyümeyi ve istihdamı desteklemiyor. Sadece rahatlık veriyor. Fazla sıcak para gelince de TL değer kaybediyor. Son olarak, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin şu cümlelerini aktarmak istiyorum: “Türkiye’de talep değil, maliyet enflasyonu var ve yüksek faiz maliyet enflasyonuna sebep oluyor.”

Yani, faizler maliyetleri yükselttiği için zaten alım gücü çok zayıf olan insanımızın talebini azaltıyor. Üretime göre talep fazlalığından değil, fiyatlar faiz sebebiyle yükseliyor. Lafın özü, ülke olarak üretmeden tüketiyoruz. Kapitalist sistemin bize getirdiği, halkımızın küresel sermaye sahipleri tarafından sömürülmesidir.