Durmadan konuşuyor. “Bırak konuşsun” diyorum içimden. Sanki bana bir şey söylüyor gibi yapıp da kendine söylüyormuş gibi bir hali var. İkide bir kulağını kaşıyor. Kaşınan bir kulağı olduğunu hiç sanmıyorum. Kendine yönelen bir kulaktan mahrum olmanın acısını seslendiriyor bilakis. “Adam” diyor (kimse artık bu adam?) “hiç özüme dair bir şey sormuyor, durup durup senin delik bir şemsiyen vardı ne oldu?” diye sorup duruyor. Geçiştirmeye çalışıyorum, hemen başka bir münasebetsiz soruya geçiyor, “Yırttık çoraplarından her namaza duruşta parmakların sırıtırdı, ne günlerdi o günler; o çorapların duruyor mu hâlâ?” “Ne anlatıyorsun sen birader?” diye tam soracakken kendisi söyleyiveriyor: “Kırk beş yaşındayım ne bu adam ne de başkası bir Allah’ın günü geçinebiliyor musun asgari ücretle diye sormadı. Evlenmek istiyorsan yardımcı olalım diyeni görmedim. Borcun var mı diye çare bulmak isteyene hiç rastlamadım; varsa yoksa herkes evimin akan damı, yırtılan çorabım ve delik şemsiyemle uğraşıyor. Bana ne zaman sıra gelecek bilmiyorum.”
ÖMRÜMÜZ PARASIZ YATILI
Huzuru nerede arıyoruz? Olmayan yerde değil mi? Hâlbuki huzur ne oradadır ne şurada. Kaybettiğimiz yerdedir huzur. Kaybettiğimiz yer neresi? Mülkiyet ve istifleme tarzı hayat biçiminden başkası değil. Para aramızı açıyor. Para açığımızı arıyor. Para aradığımızı değil aramadığımızı veriyor. Gerçek hayatın hiçbir kademesinde paranın bir değeri yok. Ölünce tedavülden kalkıyor çünkü bütün paralar. Fazla kilolarınızı atar gibi atın fazla paralarınızı. Atın dedikse sağa sola değil yoksulun, garibanın, ihtiyaç sahibinin kesesine, cebine ve avucuna atın demek istiyorum. Demek istediklerimin büyük bir kısmında parasız yatılı bir ömür var. Ömrümüz parasız yatılıdır aslında. Onu sermaye dönüşümüne uğratan biziz. Geçer akçeleri fırlatıp atıyoruz boşluğa. Geçmeyen bozuk paraları biriktiriyor, yığınak yapıyoruz. Bozuk paraları kim tamir edecek ve ne ile olacak bu? Kanaatle tamir edeceğiz bozuk paraları, fazlasını ihtiyaç sahibine vererek. Ne o moraliniz mi bozuldu? Bir hakikati daha söyleyeyim de moraliniz tam bozulsun bari: Ölünce elinizde avucunuzda hiçbir şey kalmayacak! Daha da acısı elimiz avuç halini alamayacak. Huzuru unuttuk; zira hazıra konduk. Hiçbir şeyin el emeğinden geçmiş bir şeyi kalmadı. Her şey hizmetimize hazır, mezarımız, mezarlığımız bile. Hazır olmayan sadece biziz, yani, öz nefsimiz hazır değil. Bu gidişle de kolay kolay hazır olamayacak. Ölüme hazır mıyız? Hazır giyim, hazır yiyim her şey, anladık; ya hesaba, bedel ödemeye, varımızı yoğumuzu kaybetmeye hazır mıyız? Huzur bile artık hazır standartlar, klişeler şeklinde önümüzde arzı endam ediyor. Lüks otomobiller, pahalı giysiler ve albenili eşyalar Mevlâna gibi dönüyor önümüzde. Huzur olup biteni olup bitmeyecek şekle tebdil eylemektir. Huzur başıbozukluğa, satın alınabilirliğe isyandadır.
KALBİN Mİ DAHA DERİN KABRİN Mİ?
Bir konferansta gencin biri sordu: En çok ilginizi çeken nedir şu hayatta? Hiç düşünmeden cevap verdim: Şiir yazmayanlar! Öylesine söylemedim, gerçekten de şiir yazmamayı başaranlar merakımı mucip olmuştur hep. Dünya tam da şiir yazmaya müsait bir yer iken, sen kalkıyorsun sözcükler dünyasına sırt dönüyorsun. Oğul büyütüyorsun, kız evlendiriyorsun, dükkânına mal siparişi yapıyorsun. Oğul büyür, kız evlenir, dükkânın dolar boşalır; lakin yazmadığın şiirlerden ömründe uzun ve derin bir oyuk oluşur. Bu oyuğu önünden nasıl kaldıracaksın? Şiir yazmayanlar bana hep müstağni gelmiştir hayat karşısında. Şiire ihtiyacı olmayanın neye ihtiyacı olabilir ki? Ya davul tozuna ya da minare gölgesine. Bilmez ki şiir yazmayan ya da şiiri yazılmaya zorlamayan insan “şiir ölüme hazırlıktır.” Münker Nekir’in sorusu da şiire dâhildir. Değil mi ki insanın kalbi de kabri kadar derin olmalı!