Ülkemizin siyasi tarihinin dönüm noktalarını siyaset dışı aktörler belirlemiştir. Tek partili hayattan çok partili hayata geçiş sürecinin sancılı geçmesinin ardından başlayan çok partili siyasi hayatımız da rayında ilerlememiş ve sık sık “raydan” çıkmıştır. 1960 Darbesi, !971 Muhtırası, 1980 İhtilali, 28 Şubat Postmodern Darbe… Bu rayından çıkışlarda sahnenin önünde asker görülmüştür. Ama sonradan ortaya çıkan sonuç ise ülkemizin siyasi hayatına müdahalelerin dış bağlantıların ürünü olduğu anlaşılmıştır.

Bu siyaset dışı müdahaleler milletimizin hafızasında derin yaralar açan, yaşadığı çağı anlamada engel olan, milletimizin gerçeklik algısını bozan toplumsal kırılmalardır. Eğer bu müdahaleleri yaşayanları dinlerseniz, önünüze çıkan resim acı gibi duygusal yönleri ön plana çıkan ama derin analitik çözümlemesinin yapılamadığı görülür. İnsanlar çoğunlukla kendi yaşadığı olayları tüm boyutları ile ele alıp değerlendiremezler. Toplumlar da. Hele de başkalarının planladığı ve uygulamaya koyduğu senaryoları. 12 Eylül sürecini yaşayanlar tarafından şu soru hâlâ kuvvetli sorulamaz; “Madem bu millet birbirine sağ-sol diye düşman idi de, neden 13 Eylül’de birden bu düşmanlık bitti?” Ortada gerçek düşmanlık olsaydı, ortadaki asker etkisi kalktığında da devam etmeliydi. Sabah bir sağcıyı vuran silah ile akşam bir solcuyu vuran silahın nasıl olur da aynı olduğu sorusu da üstünden geçilip gidildi. Amerikalıların, “Bizim çocuklar başardı” sözü de tarihe geçerek. Diğer yandan 28 Şubat mağdurlarının önemli yekûnunu tutan başörtülüler mağduriyetlerini anlatırken nasıl olur da 28 Şubat’ın ürünü olan AKP’yi canla başla neden desteklediklerini sorgulamazlar/sorgulayamazlar. 28 Şubat’ın hangi sebeple yapıldığını hâlâ bilmeyen, bunu araştırmayan binlerce başörtüsü mağduru şimdilerde sadece ağlanıp durup ülkenin geldiği sistemde kendine yer açılmış olmanın mutluluğunu yaşar.

Çünkü darbelerden milletimize kalan acı, hüzün kalmış, anlık olarak darbeye götüren şartların ortadan kalkmış gibi olmasından mütevellit meydana gelen rahatlama ortamı sebebiyle yaşadıklarımızın aklî sorgulamasını yapmamıştır/yapamamıştır. 1980 sonrası gençlerin sokakta birbirini öldürmüyor olması, mahallelerine rahat bir şekilde girip çıkabilmeleri, şehirlerin içindeki ‘kurtarılmış bölge’ hikâyelerinin bitmesi gibi… Hakeza 28 Şubat sürecinde de sahnenin önündeki engeller kaldırılmış gibi olduğundan herkes, “Allah bir daha o kötü günleri yaşatmasın!” duasıyla hayatlarına devam etmekteler.

Ama gerçek öyle mi? Ülkemiz rahata mı kavuştu yoksa başka küresel ve uluslararası dayatmalara razı olur hale mi getirildi? Tarihi değerlendirdiğimizde ülke olarak geldiğimiz yerin tam da darbe planlayıcıların hedefine ulaştığını gösteriyor. Tarih bize 12 Eylül Darbesi “kardeş kavgasını” bitirmek için değil, Türkiye’yi uluslararası küresel güçlerin çizgisine taşıyacak olan 24 Ocak Kararları’nın hayata geçirilmesi için yapıldığını; 28 Şubat’ın ise Türkiye’yi merkeze koyarak var olan faizli kapitalist sistemden çıkmaya çalışan 54. Erbakan Hükümeti ve Milli Görüş’e engel olmak için yapıldığını gösterdi. 24 Ocak Kararları ile neoliberal politikaların uygulanması için ANAP’ın kurdurulduğu, Milli Görüş’ün de iktidardan uzaklaştırılması için AKP’nin kurdurulduğu artık gizlenemeyen bir gerçek olarak ortada duruyor.

Darbe süreçleri sonucunda milletimizin “kazanımları” diye pazarlanan şeylerin de milletimizin olayların gerçeklerini ve arka sahnede olanları sorgulamaması için ağzına sürülen bir parmak bal olduğunu gördük. Hızlı bir şekilde neoliberal politikalara teslim olan ülke yönetimimiz sayesinde ne işçi haklarından, ne inananların inandığı gibi yaşabilmesinden, ne insanımız hak ettiği refah seviyesinde yaşayamamasından şikâyetlenemiyoruz bile. Darbeler öncesinde insanımızda yaşadığı hayatı sorgulama başka hakları talep etme neredeyse insanımızın zihninden silindi. Bir küçük Amerika gibi “büyük balıkların küçük balıkları hakladığı” yani gücü elinde tutanın hukukunun işlediği bir sistemde yaşıyoruz. Ne sağlık hizmetinde, ne eğitim hizmetinde, ne güvenlik hizmetinde insan olarak hak ettiğimiz durumu yaşıyoruz.

Siyasi ve yakın tarihimizin aklî sorgulamasını bütün boyutlarıyla ele almadan da saplandığımız çukurdan çıkabilecek gibi değiliz. Her darbe ve girişimleri yanlış kaynamış kemik olarak tedavisini beklemekte. Bireysel olarak kendi acılarımızdan sıyrılıp olayları tüm boyutlarıyla ele alabilecek seviyeye gelmek zorundayız.

Şükür ki, bu konuda elli yıllık mazisi ile milletimizin hafızası olacak Milli Görüş/ Saadet Partisi milletimizin kimliğini taşıyıcısı olarak bu işi yapmakta. Saadet Partisi her dönemde olduğu gibi günümüzde de tarihi sorumluluğu taşıyarak küresel ve uluslararası kapitalist güçlerin planlarını bozacak plan ve programa sahip. Milletimize düşen ise kendine sahip çıkmak!