Bir memleket, bir toprak, bir kara parçası... Hangi tarih olduğunu bilmediğimiz bir zamanda, bir halk, krallarını ilah edinmiş, Allah’ın varlığından bîhaber yaşayıp gidiyorlar. Başıboş, amaçsız… Kralları ise devrinin firavunu. Karunları, Hamanları aratmayacak bir ilah(!) Herkesin kendisine taptığı, kimsenin sözünden çıkamadığı tek adam, süper güç. Ve aynı diyarda bir genç; kalbi güzelliklere aç ama güzellik ve iyilik adına hiçbir şey bulamadığı memleketinde, yine aç olan ailesini ve karnını doyurmak için iş arıyor. Kralın baş sihirbazının bir yardımcı alacağını öğrendiği zaman, hemen saraya gidip başvuruda bulunuyor ve başvurusu kabul ediliyor. Genç, en fiyakalı işi kapmış olmanın heyecanlıyla çalışmaya başlıyor. Gün geçtikçe işinde ilerliyor ama ruhundaki açlık bir türlü geçmiyor.

Yine işine gitmek için evinden çıktığı bir gün, yolunun üzerinde bir âbidin birilerine bir şeyler anlattığını görünce durup onları dinlemeye başlıyor. Âbidin sözleri o güne kadar duyduklarına hiç benzemiyor. Genç, bu güzel sohbetten öyle etkileniyor ki o günden sonra âbide sık sık gitmeye başlıyor. Böylece günlerinin yarısını sihirbazın yanında geçirerek karnını doyururken, yarısını da âbidin yanında geçirerek ruhunu doyuruyor. Ama hangi tarafın hak olduğu konusunda kafasındaki soru işaretleri de günden güne artıyor.

Bir gün yolda yürürken, kocaman bir hayvanın yolun ortasına oturduğunu, insanları işlerinden alıkoyduğunu, kendisini kaldırmak isteyenlere de zarar verdiğini görüyor. “Şimdi sihirbazın mı âbidin mi doğru söylediğini göreceğiz.” diyerek yerden bir taş alıyor ve “Allah’ım Senin için âbidin durumu sihirbazın durumundan sevimli ise şu hayvanı öldür ki insanlar yoluna devam edebilsin.” diyerek hayvana atıyor Taşın isabet etmesiyle hayvan ölüyor ve gencin zihnindeki karmaşalar, kalbindeki bulanıklıklar dağılıyor.

Artık Allah’ın varlığına kesin olarak iman eden genç, Allah’ın izniyle doğuştan gözü görmeyenleri ve çeşitli hastalıkları olanları tedavi etmeye, etrafına şifa dağıtmaya başlıyor. Kralın, kör olan yakın arkadaşlarından birini de duasıyla iyi edip, iman etmesine vesile oluyor.

Gencin ünü bütün ülkeyi sarınca kral, genci gözetim altına alması gerektiğini düşünüp yanına çağırıyor ve bu sihri nasıl yaptığını soruyor. Genç ise imanının verdiği vakarla “Şifayı veren Rabbimdir” diyor. Diyor ama firavunlar “Rab” kelimesine tahammül edebilir mi hiç Kendi arkadaşını da âbidi de öldürtüyor ve genci adamlarına teslim edip, eğer dininden dönmezse dağdan aşağıya atmalarını söylüyor.

Kralın adamları genci dağa çıkarıp tam atacakları sırada genç: “Allah’ım bunlara karşı Sen bana yetersin.” diyor ve şiddetli bir sarsıntı sonrası adamlar aşağıya düşüyor ve genç kurtuluyor. Karşısında genci sapasağlam gören kral hayretler içerisinde kalarak bu kez de adamlarına genci denize atmalarını emrediyor. Fakat genç aynı şekilde bindikleri gemiden de kurtuluyor ve tekrar saraya geliyor. Kral küçük düşmüş bir şekilde çaresiz gözlerle gence bakarken, genç şunları söylüyor: “Beni öldürmek istiyorsan, büyük bir meydanda insanları topla, beni de sıkıca bağla ve sadağımdan bir ok alıp “Bu gencin Rabbinin adıyla” diyerek oku bana fırlat. Bil ki, beni ancak bu şekilde öldürebilirsin.”

Kral gözleri umut dolu bir şekilde hemen gencin dediklerini yapıyor. Halkını ülkesinin en büyük meydanında topluyor ve herkesin gözü önünde elindeki oku “Gencin Rabbinin adıyla” diyerek ona atıyor. Ok, gence şakağından isabet ederek şehadete ulaşmasına vesile oluyor.

Kral zafer kazandığını sanıp sevinç çığlıkları atarken, bu hakikate şahit olan halk, birer birer iman etmeye başlıyor. Kralın tek bir kişiden bile duymaya tahammül edemediği “Rab” kelimesi artık arşa ulaşan bir nida olarak tüm ülkesinde yankılanmaya başlıyor. Bir gencin imanı, bütün memleketi yeşertiyor; fedakarlığı ve ölümü ise, ölüleri diriltiyor.

* * *

12 Aralık 2013 Perşembe günü bu hadisi bir kez daha hatırladık. Bu kez yer Bangladeş, fedakâr yürek ise Abdulkadir Molla’nın idi. Zaman, mekân, isimler ve senaryo sürekli değişiyor, Firavunlar ise varlık ve zorbalığıyla, tarihin hiç bir aşamasında yerlerini boş bırakmıyordu.

Abdulkadir Molla, bütün hayatını Rabbine adamıştı. Ömrü boyunca Hak yoldan ayrılmamış ve zalimlerin yüzüne “Ben sizin taptıklarınıza tapmam!” diye haykırmıştı. Attığı her adımında bu haykırış vardı. Aldığı her nefeste cihad aşkı vardı. Tağutların karşısında boynunu hiç bükmedi. Asra dayanan ömrü kaç zorluk, kaç hapis, kaç dayatma gördü de yine davasından dönmedi. Ve bir sabah ömrünü adadığı İslam davası için son nefesini verdi. Bütün dünyanın gözü önünde, korkmadan, tereddüt göstermeden şehadete yürüdü. Ölümün bir uyanış, bir diriliş, yeniden doğuş olacağını umarak yürüdü. “Kanım ve canım İslam düzenine feda olsun.” diyerek yürüdü. Kim bilir kaç şehit girdi koluna darağacına giderken. Kaç peygamber karşıladı cennetin kapısında kim bilir!

Ey kutlu şehit, bizler şahidiz şehadetine. Boğazına geçirilen zulmetin ipini, Rabbine ulaşmaya vesile bilip nasıl sarıldığına şahidiz. Yüzündeki tebessümün kafirlerin kalbine nasıl korku saldığına şahidiz.

Ey devrin firavunları, firavunların dostları!

Ey basiretsiz yöneticiler, zulmü sessizliğiyle destekleyenler!

Bilin ki, Abdulkadir Mollaları hiç eksilmeyecek bu dinin. Tıpkı Hamzaları, Hanzalaları eksilmediği gibi. Tıpkı Hasan el Bennaları, Malcolm X’leri eksilmediği gibi. Siz yok etmek için uğraştıkça, yeniden var olacak, siz bitirmek için çalıştıkça yeniden filizlenecek şehidlerimiz, gönül topraklarımızda. Onların hayatı da ölümü de hayat olacak bize. Onların yaşantısı ölçü, cihadı örnek, şehadeti diriliş olacak bize.

Sizin İskilipli Atıf Hoca’yı, Seyyid Kutub’u, Abdulkadir Molla’yı korku dolu gözlerle gönderdiğiniz iplerde, bir gün İslam bayrağı dalgalanacak. Siz firavunlara yakışır bir sonla yok olup gideceksiniz ama Hak din bütün dünyada ebedi kalacak. Siz isteseniz de istemeseniz de “Allah nurunu tamamlayacak!” (61/8)