Dünyaca ünlü bir ekonomist diyor ki, “Bir ülkenin para politikalarını bana verin, kanunları kimin çıkardığı umrumda bile değil”…
Dünya konjonktüründe artık, tankla, topla, tüfekle birbirine saldırma zihniyetiyle, elindeki silah ve teknoloji gücüyle bir başka ülkeyi işgal eden bir anlayışın yeri yok. Küresel işgalciler, küresel emperyalistler öncelikle o ülkelerin para politikalarının, yani iktidardaki hükümetlerin hesaplarını yapıyorlar. Kendileri için en iyi partnerleri seçip işbaşına getiriyorlar.
Eğer, küresel eşkıyaların menfaatlerini gözeten, onlarla işbirliği yapan yönetimler olmazsa, türlü diplomatik sıkıştırmaların ardından güç kullanma stratejisi uygulanabiliyor. Dünya jandarması Amerika, kendisiyle işbirliği yapan, menfaatlerini arkalayan hiçbir ülkeye dişlerini göstermez. 11 Eylül terörist saldırılarından sonra Afganistan ve ardından Irak’a yapılan işgal operasyonlarının temelinde, Uzakdoğu ve Ortadoğu’daki menfaat yapılanmasının Amerika’nın sömürge stratejilerine uydurulması niyeti vardır. Amerika’nın Suriye’yi, İran’ı hizaya getirmeye yönelik diplomatik manevraları da, Ortadoğu’daki enerji koridorunun ele geçirilmesi bağlamında değerlendirilmelidir.
11 Eylül terörist saldırılarının ardından dünyaya nizamat vermek için yola çıkan ABD, öncelikle Ortadoğu’da kendilerinin politikalarını belirleyen Siyonizm’e güvenlik şemsiyesi oluşturmak amacıyla Irak’ı işgal etti.
Irak topraklarının işgal edilmesi sürecinde ortaya atılan ve Batılı medyanın sürekli gündemde tuttuğu argüman şuydu: Saddam’ın elinde kimyasal silahlar var. Oysa bu argüman dibine kadar bir yalandı.
Hatta, Batılı ajansların Körfez Savaşı’nda manşetlerinde kullandığı, savaşın simgesi olan zifte bulanmış martı fotoğrafı da bir yalanın ürünüydü.
İnsanlığın zihnini bulandırmak, bir yalan etrafında kitlelerin algılarını yönlendirmek, düşünceleri yapılacak işgal harekâtına göre ayarlamak amacıyla uygulanan bir metottu kullanılan argümanlar.
Batılı insan, öncelikle masa başında savaşın metotlarını ayarlıyor, arkasından kitle iletişim araçlarıyla insanlığın zihnini bu savaşın kazanılması yönündeki tüm imkânlar etrafında seferber ediyordu.
Küresel eşkıyaların ellerindeki silah ve teknoloji gücüyle ülkeleri işgal ettiği, kukla yönetimleri işbaşına getirdiği, zenginlikleri ve kaynakları fütursuzca sömürdüğü dünyamızda, bizim bulunduğumuz konum nedir?
Türkiye, pusulasını Batı’ya ayarlamış, Avrupa Birliği hülyasıyla yatıp kalkan, medeniyet perspektifini Batı’nın rotasına uydurmaya çalışan bir ülke görüntüsü çizmekte… Ekonomik politikalarımızda ise tam olarak bağımsız olduğumuzu söylememiz mümkün değil.
Bakmayın siz, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD aleyhine konuşmasına ve zaman zaman katıldığı toplantılarda ABD aleyhine kükremesine.
ABD istemezse, Türkiye’nin kanunlarında, Türkiye’nin iç politikalarında, dış politikalarında yaprak bile kımıldayamaz.
ABD; bir şekilde bizim kimliğimizi çalar, küresel emperyalistlerin hizmetine verir, bizim haberimiz bile olmaz.
Bakınız, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi meselesinde arka planda yine ABD var. Nişasta bazlı şeker üretiminin bağlantılı olduğu şirketlerin tamamı ABD menşeli.
Ne yapabiliyoruz?