Gelişen teknoloji beraberinde insanlar arasındaki ferdi iletişimi kitleselleştirmiş ve medya diye bir olgu ortaya çıkarmıştır. Medya, kitlesel anlamda iletişimi sağladığı için fertlerin bilgilendirilmesi, yönlendirilmesi, eğitimi ve sosyalleşmesi noktasında etkin bir araç konumuna geldi. Bu konumu medyaya toplumsal yapı içerisinde büyük güç kazandırdı. Fakat biz bu yazımızda medyanın kaçıncı güç olduğuna ya da küresel güç odaklarının medyayı nasıl kullandıklarına değinmeyeceğiz. Daha basit ve daha insani bir noktadan ele alacağız medyayı. Yani medyanın yaptığı en büyük hırsızlığa değineceğiz. İnsanların hayallerini yani geleceklerini çalmasına.
İnsanlar gelecek tasavvurlarını hayal üzerine kurardı. Gerçeğe ulaşmadaki birinci aşama hayal etmekti. Çünkü hayali kurulamayan hiç bir şey vaki olmayacaktı. Bu yüzden insan hayal ettiği sürece gelişmeyi gerçekleştirebilirdi. Medya insanların bu en büyük özelliğine el attı ve hayal etme özgürlüğünü elinden aldı. Artık medya insanların yerine düşünmeye, hayal etmeye ve hayal ettiklerini insanlara dayatmaya başladı.
İnsanlar medyanın kışkırtıcılığı karşısında boyun eğmek zorunda kaldı. Çünkü cazibe merkezi olarak medya, insanın hayal etmeye korktuklarını insanlara gerçekmiş gibi sunmaya başladı. Ve bu durum insanları bir taraftan kendine çekerken bir taraftan da insanların hayal ve gerçeklerini değiştirmeyi başardı.
Kendi iç dünyasından taşan bir irade ile hayal edemeyen insanlar artık, dayatılan hayallerin kölesi olmaya mahkûmdu. Medya hayalleri kendi süfli emelleri doğrultusunda belirlerken, insanlar da kendi kodlarına karşı duyarsız kalmaya başladı. Medya, hayal hırsızlığı ile bu büyük dönüşümü gerçekleştiriyor ve insanları hayallerinden yoksun bırakıyordu. Aslında insana yeni bir gelecek inşa ediliyordu.
Medyanın sunduğu hayalin labirentlerinde çıkış arayan insan, aslında çıkışı olmayan bir labirentte dolaştığının farkında değil. Tatmin olma arzusu ile labirentte eğlenen insan, aynı yerlerde koşturup durmaktadır. Bu sanal dünya artık, teslim olmuş insan için gerçeklik olduğundan, sunulan sanal dünyaya karşı durmaya cesaret edememektedir. Cesaret edememesinin sebebi aslında bu sanal gerçeklikte tattığı hayali hazzın kaybolma duygusundan başkası değildir.
Medyanın sanal dünyası, nefsin en ücra noktalarına bile nüfuz edebilecek bir cazibe merkezidir. Bu merkez, insanı esir almaya yetecek kadar kışkırtıcıdır. Kışkırtılan nefsin bu haz dünyasına sırtını dönmesi pek mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden dışarıdan bir müdahale şarttır. Bu müdahalenin sorumluluğunu üstlenebilecek iddiasını yüreğinde taşıyan zihinlere ihtiyacımız vardır.
Medyanın çaldığı hayaller, kaybettiğimiz hikmeti temsil ederken, yerine dayattığı hayaller ise şeytanın iğva ve vesveselerini temsil etmektedir. Tercih insana bırakılmıştır, ama insan bu tercihinde başıboş bırakılmayacak kadar da zayıf ve acizdir. Bu yüzden ilahi müdahalelerle önümüz açılmaktadır. Böylece sanal gerçekliğin dışında asıl gerçekleri hayal edebilenler her zaman olacaktır / olmalıdır. Bizim tek gayemiz gerçekleri hayal etmekten vazgeçmeyen zümrenin içerisinde bulunabilmektir. Yoksa ilahi ikazın “insan ziyandadır” uyarısının muhatabı olmak gibi bir tehlike ile karşı karşıya kalabiliriz.