“Dünya nereye gidiyor ” sorusu herhalde bütün tarih

boyunca tarihçilerin en çok sorduğu sorulardan olagelmiştir. Hele hele bugünkü

gibi içerisinden geçmekte olduğumuz geçiş dönemlerinde bu soruya olan merak

daha da artmıştır.

Bugün uluslararası politika öylesine hareketli öylesine

dinamik ki, aktörlerin faaliyetlerine yetişemiyor, ne yapmaya çalıştıklarını

kavramakta zorlanıyoruz. Böylesine hızlı bir dönüşüm içerisinde olaylara

genellikle sabırla bakılması gerektiği söylenir. Batı teoriyi yazar icraata

geçer, bizde ise bırakın icraatı teori yorgun düşer ve hep arkadan gelir.

Maalesef bugün de olguları takip etmekten teoriyi yakalayamıyoruz.

Bir bakıyoruz Türkiye’de ABD Büyükelçiliği’ne saldırı

düzenlenmiş. Biz neler olduğunu anlamaya çalışırken diğer taraftan İsrail,

İran’ı vurmakla eşdeğer olarak algılanabilecek şekilde Suriye’yi vuruyor. Arap

Baharı ülkelerine bir türlü umutla bekledikleri adalet yanlarından bile

geçmiyor. ABD’de ise görev süresini dolduran Hillary’nin yerine geçen Kerry ile

birlikte Obama’nın artık dünyaya daha farklı bir şekilde yaklaşacağı iddia

ediliyor.

Türkiye için en başından beri söylenen bir şey vardı.

Türkiye tarihin doğru tarafında duruyor deniyordu. Bugünlerde Türkiye’de

yapılan tartışmalar ise en azından hükümetin bu noktada rahat olmadığını ortaya

çıkarıyor. Galiba artık Ankara kendisine doğru tarafta durup durmadığını

sormaya başladı. Türkiye bu soruyu kendisine ne zaman sormaya başlasa ülkede

hiç hoş olmayan şeylerle karşılaşılmıştı. Ama hükümet istese de istemese de bu

soru bir gün zaten sorulacaktı.

Daha açık ifade edecek olursak, Türkiye bugün kendisine,

“Biz kimiz ” sorusunu sormaya başladı. Açık bir şekilde dillendirilmese de

yapılan tartışmalar bu yönde. Bu soru bize bir yerlerden tanıdık geliyor

olabilir. Huntington daha önce böyle bir soruyu Amerika için sormuştu. O bu

kitabında ABD’deki farklı kültürel unsurlara dair gözlemlerini ortaya koyarak,

ülkenin ulusal kimliğinin hangi yönde dönüştürülmesi gerektiğini tartışmıştı.

Sonuç olarak da Latin Amerika kökenlilerin kimi eyaletlerde hâkimiyeti ele

geçirmesinden dolayı ülkenin çift kutuplu bir topluma dönüştüğünün altını

çizerek, WASP (White-Anglo-Sakson-Protestan) geleneğinin egemenliğinin önemine

vurgu yapmıştı.

İşte Türkiye de bugün buna benzer bir soruyu hem iç

politik hem de dış politik gelişmelerin ortaya çıkarmış olduğu sürecin akabinde

kendisine yöneltmektedir. İçerde terör sorununu ortadan kaldırıp son zamanlarda

toplumu ikiye bölen en büyük toplumsal trajedinin rafa kaldırılması

hedeflenmektedir. Ancak son dönemlerdeki tartışmalarda net bir şekilde

görüldüğü üzere kimlik çatışmaları o kadar üst seviyeye yükselmiştir ki tek bir

ulusal kimlik çatısı altında birleşmek neredeyse imkânsıza yaklaşmıştır. Bu

durum da zaten süreç içerisinde var olan kimi siyasal, sosyo-kültürel ve

psikolojik tehditler ile birlikte umudun her an yerini büyük bir karamsarlığa

bırakabilme ihtimalini bünyesinde barındırmaktadır.

Dış siyaset açısından baktığımız zaman da aynı arayış

içerisinde olduğumuz zor da olsa söylenebilir. Çünkü yıllarca Batı müttefiki

olan bir ülke olarak Türkiye, bugünlerde bir taraftan TAKM gibi farklı

bölgelerde farklı oluşumların içerisinde yer alarak ve Shangay İş Birliği

Örgütü’ne girme arzusu gibi Batı karşıtı bir söylem içerisine girerek dış

politik duruşunu değiştiriyor gibi görünüyor. Ancak diğer taraftan da ABD’nin

Ortadoğu’daki eyaleti denebilecek Katar ile gidip bölgesel planlar içerisinde

bulunabiliyor. Yine de ülkedeki yükselen tartışmalar gelecekte nasıl bir tavır

içerisinde olacağımızı düşündürmesi açısından önemli görülmelidir.

İşin özüne bakılacak olunur ise, aslında gücünü

tarihinden, kadim kültüründen ve devasa anlatılarından alan büyük güçler “Biz

kimiz ” gibi soruları kendilerine kimi dönemlerde sorarlar. Kendilerine

verdikleri cevap ise dünya üzerinde nasıl bir rol oynayacakları üzerinde

birebir etkili olur. Açıkçası bugün Türkiye’nin hem iç politik hem de dış

politik tartışmalarında ortaya çıkan sonuç, bize göre Türkiye’nin ulus ötesi

bir kimliğe sahip olması gerekliliğinden kaynaklanmaktadır. Yıllarca İslam’ın

en büyük merkezi olmuş bu topraklarda ulusal bir kısır devlet anlayışı var olan

hiçbir sorunu tam manasıyla çözemeyecektir. Bu doğrultuda Türkiye uygun cevabı

bulabilirse birçok bölgede aynı soruyu sordurabilir ve asıl yeni bir dünyanın

temelleri o zaman atılabilir.