27 Şubat…
28 Şubat…
1 Mart…
Şimdi de 6 Şubat… Ülke olarak en uzun Şubat’ı yaşadık. Şubat ayı zaten ülkemiz siyasi ve sosyal tarihi içinde başka fay hatlarının da kırıldığı bir aydı. Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu toplantısı şimdi birileri için koltuklarını korumak için ağlama duvarı işlevi görüyor. 28 Şubat’ın sonuçları ortaya çıkan mağduriyetleri kullanarak 28 Şubat’ın “kime ve niçin ve kim/kimler tarafından” yapıldığının üstü örtülmek için kullanılıyor. Önceden de yazmıştık, yine yazıyoruz: “28 Şubat, ülkemizde Millî Görüş’ü durdurmak için, Siyonist mahfiller tarafından Erbakan’ın önünü kesmek, partisini bölmek için hazırlanan bir oyundu. Çünkü Erbakan ve Millî Görüş partileri dünyadaki küresel sömürücü sermayeye karşı, dünyadaki sömürücü sisteme karşı teşkilat kurmuş ve çalışıyordu. Çünkü Erbakan ve Millî Görüşçülerin ürettikleri çözümler Batılılaşmanın dayattığı deli gömlekleri değildi; bu toprakların inanç değerlerine dayanıyordu.
Kısaca 28 Şubat, Amerika’nın gizli odalarında hedeflenen Refah Partisi’ni iktidardan uzaklaştırıp bölebilmek için uluslararası bir plandı. Millî Görüşçüler olarak ne 28 Şubat’ı planlayan çekirdek kadroyu unutuyoruz ne de 28 Şubat’ın baskısına dayanamayıp nefsine uyarak Millî Görüş’ü bölenleri. Bu da böyle biline!
Yıl 2011’e geldiğinde tüm ümmet olarak yetim kaldığımız tarih oldu. 20. yüzyılda tüm coğrafyalarda mağdur edilen tüm Müslümanlara zulme razı olmayan, Hakk’a dayalı Yeni Bir Dünya kurmak için ömrünce hayatın her alanında çalışan Erbakan Hocamız bizleri yetim bırakarak esas yurduna hicret etti. Erbakan’ı tanımlayacak birçok yaldızlı, ışıltılı unvanlar varken “malıyla, canıyla mücadele eden bir mücahid” olarak anılmayı yaşarken tercih eden Erbakan Hocamız muarızlarının da iyi şahitliği ile ebedi istirahatgâhına defnedildi. Erbakan Hocamız cenaze merasiminde bile bu milletin birleştirici unsuru nedir, milletimizi ayakta tutan değerler nedir, bu ülkede yaşayanlar kardeştir, bu milletin üzerine oynanan oyunların planlamacısı Siyonistlerdir; fakat onlara iş birlikçilik yapan birtakım kişiler vardır, meselesini yine ortaya koydu. Erbakan Hocamız, bin yılda bir gelen bir liderdi. Ömrünü bu lider olmanın vakurlu haliyle, elinden geldiği ve son nefesine kadar çalışarak tüketti. Herkesleri şahit tutarak… Erbakan Hocam da teşkilat çalışmalarında en fazla müşahit/baş müşahit çalışmalarına önem verirdi: “Birbirlerine şahitler olmak.”
Bir yazar der ki; sevdiklerimizi anarak güzellikleri çoğaltalım. Ama tarihe not düşmek adına şunu yazmadan geçemezdik. Bu Şubat’ta birilerinin “gazına” gelip Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok üyesi olan ve büyük partisi Refah Partisi’ni kapatma davası açan savcısı da öldü. Kimsenin ruhu duymadı. Aynı zamanda 28 Şubat’ın içerideki iş birlikçilerinden bir kişi daha öldü. Milletin iradesine darbe vuranlar yaşarken isimleri silinmişti, ama ölümleri de küçük haber olmaktan öteye gidemedi. Bu arada 16 Ocak 1998’den beri milletimizin egemenlik hakkı gasp edilmektedir. Üzerinden çok seçim geçmiş olması, çok iktidar değişmiş olması milletimizin egemenlik hakkının gasp edildiği gerçeğini değiştirmez.
Bu dünyadan herkes, her birey, her kul kendi yapıp etmeleri ile geçer. Ya Erbakan gibi kendini bir davaya adayarak yaşar ve bu amellerinle geçersin ya da…
Gel gelelim 28 Şubat’ın bir uzantısı olan 1 Mart 2003 tezkeresi ve 19 Mart tezkeresi. 11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırıları ile başlatılan son Haçlı Seferleri’nin adımlarından biri olan Irak’ın Amerika tarafından işgal edilmesine dönemin AKP hükûmetinin destek vermek için çıkartmaya çalıştığı tezkereler. Merhum Erbakan Hocamız ve Saadet Partisi’nin bu son Haçlı Seferleri’nde bin yıldır Hakk’a hizmet etmiş bu milletin Amerika’nın yanında ne işi var dediği tezkere. Kısaca hatırlarsak 1 Mart tezkeresi, Irak’ta ırkçı emperyalizmin çıkarttığı kriz konusunda hükûmet tarafından 25 Şubat 2003'te TBMM'ye sunulup Genel Kurul’da reddedilen ve tam adı "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için hükûmete yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi" olan tezkeredir. Erbakan Hocamız bu süreçte Meclis’te olan her milletvekiline mektup göndererek, “Masum bir candan bir damla kan dökülse yedi ceddinizin alnı secdeden kalkmasa, yedi ceddiniz her gününü oruç tutarak geçirse bedelini ödeyemez” demişti. 1 Mart tezkeresi, Meclis’te yapılan oylamada, Anayasa'nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadığı için kabul edilmemişti. Sonra da 19 Mart tezkeresi… Irak’ta en az iki milyon masum insanın canı, namuslu Müslüman kadınlarının Amerika askerlerince tecavüzü, anne-babaların evlatsız; evlatların ailesiz kaldığı, binlerce engelli insan, yer altı ve yer üstü kaynaklarının talan edilmesi, tarihin yağmalanarak Batılı memleketlere kaçırılmaları…
Şubat, takvimdeki en kısa ay ama bizlere tarihte yaşattıkları ile en uzun ay oldu. Millet olarak yaşadığımız yıkım sadece binaların yıkımı olmadı. Zamanında toplumda kırılan fay hatlarının yansıması olarak yüzümüze acımasızca çarptı. Millet olarak dönüp birbirimize sarılarak yaralarımızı hafifletirken, hafızamızı canlı tutmak zorundayız. Yaşadıklarımızdan ders alarak ilerlemek, görülen görülmeyen her fay hatlarına dikkat etmek zorundayız.
Kahramanmaraş depremi ile bir kez daha gördük ki, Millî Görüş hareketinin bölünmesi ile milletimiz ve insanlık neler kaybetmiş. Depremde başta YİK Başkanı ve Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile tüm MİLKO’lar ilk anlardan itibaren bölgedeydi. Kimse ile kavga etmeden en disiplinli, en teşkilatlı olarak çalışanlar Millî Görüş’ün kurumları oldu. Bölgede en organize şekilde çalışılarak insanımızın her ihtiyacı karşılanmaya çalışıldı; arama-kurtarmadan, barınmaya… Millî Görüş’ü bölenlerin bu milletten neler çaldıklarını bir daha görmüş olduk.
Yaşanabilir şehirlerimizi yeniden kurarak Yeniden Büyük Türkiye olacağız. Bunu yapacak merhameti ve adaleti önceleyen disiplinli Millî Görüş kadroları hazır.