Kralın huzur bulduğu, dinlendiği yer, Mülheim’e (Mülhaym)

bağlı Kalsruhe… Şimdilerde Almanya’nın güney batısında, Baden-Württemberg

eyaletine bağlı, Fransız-Alman sınırındaki şehir. Fransa ile aralarındaki sınır

Ren Nehri… Efsaneye göre, kral ava çıktığı bir gün ormanda uyuyakalır.

Rüyasında güneş gibi parlayan bir saray gören kral Karl, 1715’de Durlach’a

yaklaşık olarak 7 km

uzaklıkta bulunan bu şehri kurar. Adını da Almanca’da Kral Karl’ın huzur

bulduğu, dinlendiği yer anlamına gelen Karlsruhe kor. İşte kralların dinlenip

huzur bulduğu bu yemyeşil yerin ve sahiplerinin bir gün huzuru kaçar… O

bereketli topraklarda yetişen ürünler Fransızlar tarafından talan edilir.

Fransızlar talan ederler çünkü aralarında sınır olarak Ren nehri vardır. Nehri

geçen Fransızlar her yıl tam hasat zamanı bu şehre saldırarak halkın elindeki

mahsulün tamamını alırlar. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar

ise buna fazla ses çıkaramazlar doğal olarak… Her sene böyle olunca çareyi

Osmanlı sultanına durumu yazıp, yardım istemekte bulurlar. Ve sultanımıza

mektup yazarlar:

“Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden

alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanısınız. Bizi

şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkânı

sağlayın.”

Osmanlı’nın zayıflatıldığı ve bitirilmeye çalışıldığı bir

döneme gelen bu yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve

gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir

mektupla beraber içi askeri elbise yani yeniçeri kıyafeti dolu üç çuval

yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı açıp sultanın bu mektubunu okurlar.

Osmanlı Sultanı şöyle demektedir mektubunda:

“Fransızlar korkak âdemlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize

gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Hasat zamanı çuval

içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Nehrin görülecek

yerlerinde dolaştırın. Karşıdan bunları gören Fransızlar için bu kâfidir.”

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini

kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetlerini giyip, nehir

kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen şu haber, Almanlar’ın

sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:

“Osmanlılar’dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan

köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça

toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir.”

Bu olayla birlikte Osmanlılar ve Türkler, Mülhaymlıların

gönüllerinde taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra

Karlsruhe Müzesi’ne koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da

Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval

düzenleyip, bu hadiseyi temsilen kutlarlar. Halen de kutlanmaktadır. Bu bayrak

1989 yılına kadar şehrin en yüksek binasında dalgalanır. Ancak 1989 yılında

belediye başkanlığını kazanan ırkçı bir dazlak belediye başkanı olunca, bu

bayrak indirilir. Fakat giydikleri bu yeniçeri kıyafetleri Karlsruhe Müzesi’nde

saklanır yıllarca… O müzede şimdi II. Viyana hezimetimizden geriye kalan

Osmanlı askerlerinin bıraktığı eşyalarla beraber “Karlsruher Türkenbeut:

Karlsruhe Türk Ganimetleri” adı altında sergilenmektedir. (Ancak o II. Viyana

yenilgisinden kalan eşyalar beni hüzne boğmaktadır. Keşke böyle bir yenilgi de

almasaydık…)

Ayrıca, Baden Eyaleti Karlsruhe Müzesi’nin hazırladığı bir

sanal müzede de görülebilir bu yeniçeri kıyafetleri ve diğer Osmanlı eşyaları…

“Aslanın dirisi gibi ölüsü de aslandır.” Sözü tam bu olayı tasvir eder. Osmanlı

çöküş döneminde bile caydırıcı ve adil güç olma özelliğini sürdürmüştür. Yeri

gelince bir yeniçeri kıyafeti bile zalim gönüllere korku salmaya , mazlumlara

da adalet dağıtıp destek olmaya yetmiştir. Evet, bir zamanlar biz de millet,

hem de nasıl milletmişiz!

 “Bir zamanlar biz de

millet, hem nasıl milletmişiz!

Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğrenmişiz!

Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,

Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin.” (Mehmed Akif

Ersoy)

Kaynaklar

•İsmail Çolak, Doğu-Batı kavşağında Osmanlı, İstanbul: Okul

Yayınları, 2004, s.s. 317-319.

•Mehmed Akif Ersoy, Safahat, İstanbul: İnkılap ve Aka

Basımevi, 1977, s.s. 221-222.