Uzun bir zamandan sonra İstanbul’u gezme fırsatım son ziyaretimde oldu. Malum pandemi yasaklamaları ve kısıtlamaları insanların seyahat etme hakkını ortadan kaldırmıştı. Her ne kadar yurt dışından gelen turistler ülkemizde gezebilseler de ülkenin sahibi olan bizler bu hakkımızı uzun süre kullanamamıştık.
İstanbul’da ilk gözüme çarpan eskiden Kadıköy İskelesi’nden vapura bindiğimiz zaman etrafımızı saran martıların eski neşelerinin kalmadığını görmek oldu. Her deniz seyahatinde varacağımız iskeleye kadar bizlere eşlik eder, simitleri ellerimizden alırlar, birbirleriyle yarışırlardı. İskelelerden yolculuk sırasında insanlara eşlik eden martı nüfusu oldukça azalmış. Bunun sebeplerini düşünürken pandeminin etkisini unutmadan insanın aklına gelen diğer bir sebep ise, “Acaba artan simit fiyatları yüzünden eskisi gibi insanlar martılara simit vermiyor mu?” sorusu takılıyor. Anadolu yakasından bu sorularla yol alırken diğer yandan da İstanbul’u görmeyeli dünyanın başşehrinde meydana gelen değişimleri gözlemleyebilmek için etrafı izlerken Rumeli yakasına varıyorsunuz. Ve tarihî yarımada karşınızda. Esas İstanbul. Tarihin yazıldığı coğrafya. Birçok tarihî eserlerle karşı karşıyasınız.
Tarihî yarımadayı adımlarken bu defasında daha önceden hiç karşılaşmadığım kadar sokakta yatanlarla karşılaşıyorum. Esnaflar dükkânlarının kepenklerini yeni yeni açıyorlar, şehrin diğer sakinleri bu vatandaşlarımızın yanından geçip gidiyor. Şükür ki, sokakta kalanlara bazı kafeler sigara içmek için ayrılan tenteli alanlarını vermiş oralarda daha güvenle yatıyorlar. Kimisi de tarihi camilerin şadırvanlarında ya da daha korunaklı olan kısımlarına sığınıp yatmışlar. Daha önceden de sabahın o saatlerinde yine bu bölgelerinde gezerdim fakat böyle görüntülere denk gelmemiştim.
Aynı güzergâh üzerinden devam ederken gözüme tarihî büyük bir camiin bir duvarına yapılan kuş evi dikkatimi çekiyor. Az önce şahit olduğum görüntülerden sonra, “Neydik, ne olduk, ne hale geldik?” soruları ister istemez sıralanıveriyor. Zamanında kuşlar için bile kuş evleri yapan hatta bu kuş evlerini oldukça estetik yapan bir milletin torunlarının insanların başını sokabileceği bir yer bile temin edemediğine şahit olmak insanı kahrediyor. Oysa nedir ki, bir insanın başını sokacağı dört duvarı yapmak? Eğer bazı güç odaklarına rant sağlamak istemezseniz, ülkedeki barınma ve sığınma sorununu kolaylıkla çözersiniz. İnsanınızı bankalara köle etmek istemezseniz, insanın insanca yaşamasını temin etmenin yollarını bulursunuz.
Bu İstanbul ziyaretimde aklımın bir kenarında o sokakta yatan insanlarımızın görüntüleri döndü durdu. Geçen senelerde sokakta donarak ölen vatandaşımızın haberdeki görüntüleri ile. Dönüş yolunda ise Esenler Otogarı’ndan çıktığımızda biraz ileride yer alan otel olarak yapılan fakat bazı usulsüzlükler yüzünden yapımı tamamlanmadan el konulan bina gözüme çarptı. Uzun süredir boştu ama artık camları kırılmaya, yapı malzemeleri dökülmeye başlamış. Milyonlarca lira para, emek göz göre göre çöpe gidiyor. Binlerce insanın sokakta, açıkta kaldığı bir şehirde böyle yıkılmaya terk edilmiş nice binaların olduğu sistemi olsa olsa ancak Firavun sisteminde olur.
***
Böyle olumsuzlukların yanında güzellikleri de oldu İstanbul gezisinin. Gülhane Parkı’nda “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi”ni ararken müzenin bahçesinde müzenin kurucusu Prof. Dr. Fuat Sezgin’in mezarı ile karşılaştım. Modern yaşamın ve kapitalist sistemin ölümü gündemimizden çıkarmaya çalıştığı bugünlerde böyle bir işin yapılması oldukça önemli bir harekettir. İslam’ın insanlığa katkıları üzerine ömür boyu çalışmış bir bilim adamının bir park gezisinde de olsa insanların öğrenmesi güzel bir durum. Ömrünü bir davaya adamış kişilerin ömürlerini adadıkları işlerle özdeşleşmesi ve onlarla anılacak olduğunun misali olarak Fuat Sezgin’in mezarı bizi umutlandırdı. Dünya hayatında kariyer yapmaktan öte gelecek nesillerin bir işe kendini adamasının güzelliğinin aktarılması adına sözsüz en güzel çalışma.
***
Bu şahitlikler kulağımıza şu şarkının sözlerini düşürdü:
“İstanbul, beni neden bir başıma bıraktın böyle?
İstanbul, geldiğim yere mi dönmeliyim söyle
İstanbul, yine gözlerinden düşüyor yağmur
İstanbul, kendini unutturma bana n’olur.”