“Ne çok acı var…” Böyle diyor “Yaşamak” kitabında aslen Kahramanmaraşlı olan Abdurrahman Cahit Zarifoğlu. Maraş yıkıldı. Yedi Güzel Adam’ın emaneti Maraş, artık o Maraş değil. Acının değmediği ev kalmadı.

Kelimelerle anlatamayacağımız duygular, düşünceler zamanındayız. Enkaz altında vefat etmiş kızının elini tutmaktan vazgeçmeyen babayı kim, nasıl anlatabilir? Yeğeni enkazdan kurtarılabilsin diye kendi kolunun kesilmesini isteyen ve böylece yeğeninin kurtarılmasını sağlayan, kaldırıldığı hastanede vefat eden dayının, amcanın fedakârlığını hangi edebi cümle ifade edebilir? Hangi siyasi söylem, elinde malı olarak sadece kullandığı meshini “Temizdir, verecek başka malım yoktu” diye not düşerek deprem bölgesine gönderen amcanın samimiyetinde olabilir?

Yazılacak o kadar hikâye, şahit olduğumuz o kadar çok acı var ki? Gel, gör ki yaşananlar yanında her şey kifayetsiz kalıyor. “Bu depremin olacağını daha önce uzmanları söylemişlerdi, sorumlular bulunup bir an evvel gerekli cezayı alsın, tedbiri almayan herkes hesabını versin, bu bir ders olsun, bu bir milat olsun, müjde gibi verilen imar yasasını çıkaranlar öncelikle hesap vermelidir kamuoyunda…” Yetmiyor, yetmiyor yaşadığımız şeyleri ifade etmeye yetmiyor. Hele de depremin dördüncü, beşinci günü “Yıkıntılar altındaki yakınlarımızın cesetlerine ulaşınca mutlu oluyoruz” diyen depremzede vatandaşımızın bu sözlerinden sonra hiçbir şey yetmiyor.

Zihniyet değişmedikçe bu acılar da bitmeyecek, belli. Deprem, orman yangını, sel gibi afet oluşturan olayları ilk yaşadığımızda tüm duygusallıklarımızla verdiğimiz tepkiler ama iş meselenin çözülmesine geldiğinde nefsimize uyup Allah’ın yarattığı doğa ayetleri ile toplumun saadeti için gönderdiği ilahi kanunlara uymadıkça gözlerimizden yaş, yüreğimizden ateş eksik olmayacak. Birilerinin rant devşirme amacıyla yaptığı binaların altında gençlerimizin hayalleri kalmaya devam edecek.

Toplumda siyasilerden bürokratlara, akademisyenlerden mahalle bakkallarına, Edirne’den Kars’a her kesime, toplumun her katmanına öğretmek zorunda olduğumuz ilk konu; Allah yeryüzünü insan için yarattı. Kendi halifesi olarak yeryüzünde insanı yarattı. Bu sebeple insan değerlidir. İnsanın canı, malı, namusu, inancı ve nesli değerlidir. Rabbimiz kendisine karşı işlenen tüm günahları, hataları affedeceğini bildirirken, kullarına karşı işlenen günahları affetmeyeceğini bildirmiş ve kulların kendileri arasında helalleşmesine bırakmıştır. Devletlerin, kurumların, şirketlerin var oluşlarında insan varsa bir anlamı vardır. Bu kurumlar insanın beş temel hakkını korumak üzere çalışmak zorundadır. Bunu yerine getirmeyenlere Kur’an zalim demektedir. Şeyh Edebali, vasiyetinde boşuna, “Ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” diye öğüt vermemiş.

Dünya hayatı “-mış gibi” işler yapacak kadar uzun bir zaman zarfı değil. Geldiğimiz noktada ve daha önceki yaşadığımız her afette de gördüğümüz “-mış gibi” faaliyetler, “-mış gibi” deprem ve afet tatbikatları, “-mış gibi” kadroları hak etmedikleri yerlere atamalar, “-mış gibi” imza yetkisine sahip olanları yaptıkları acılarımızın temelinde imza sahibiler.

Yaşadığımız acılar bir yıl içinde yapılacak konutlarla çözülecek acılar değil. Yaralarımız insani yardım kuruluşlarının yaptıkları ile sarılacak cinsten de değil. Temelde zihniyetin değişmesi gerekiyor. İnsana insan olduğu için değer verdiğimizde başlayacak acılarımızın hafiflemesi. Yaralarımız, yandaşların kayırılmadığı, iş ehline verildiği zaman sarılmaya başlayacak. Seçimler yaklaşırken oy almak uğruna imar affı yasaları çıkartmaktan vazgeçildiği, binlerce insanların altında kalmasına sebep olan imar affı müjde olarak sunulmadığında insanımız umutlanacak yaşamak için. Acıya düşmeden tedbir alındığında bebeklerimizin gülüşü anlam bulacak. Anneleri beton yığınları altında çocuklarını aramaktan kurtardığımızda güçlü devlet olacağız. Ne deprem öldürür ne seller boğar! Zamanında yapılması gerektiğinde yapılmayan işler, alınmayan tedbirler, denetlenmeyen binalar öldürür; yanlış kurulan şehirler/kentler boğar.

Şu konuyu belirtmek de tarih karşısında sorumluluğumuz. Millet olarak sosyal ve siyasal hayatta Erbakan Hocamızı; mimarlık ve şehir konularında da Turgut Cansever gibi insana Allah’ın verilmesini istediği değeri veren insanlara kulak vermediğimiz için acılar içindeyiz. İnsanın vazifesinin yaşadığı yeri güzelleştirmek olduğunu söyleyen ve ömür boyu anlatan Cansever’in, 1999 depremlerinden etkilenen aileler için tam bir sorumluluk duygusuyla hazırladığı “Ufkî Şehir” planları hâlâ elimizde. Erbakan Hocamızı dinlememenin sonucu yaşadığımız ekonomik krize eklenen deprem krizini de yaşıyoruz. Koca bir coğrafyada canları kaybetmemize mâl olarak. Cansever gibi insanın eşrefi mahluk olarak yaratıldığının şuurundaki mimarlara ve şehir planlamacılarına dikkat kesilmemiz gerektiğini bir daha gördük. “Depremde nasıl hayatta kalırız, çökerek mi, hayat üçgenine sığınarak mı?” sorularından önce yapılacak işlere bakmamız gerekli. Hem de hepimiz.

Troll’lerin sosyal medyada çıkarmaya çalıştığı savaşa kulak asmadan öncelikle yapılacak işlerimize bakarak insanımıza unutturulan “şehir kurma” bilgisini kazandırmak için temeli olan çalışmalarla yeniden şehirlerimizi kuracağız. Yaşadığımız ülkeyi “yaşanabilir” hale getireceğiz. Millet olarak biz bunu önceden çok defa yaptık. Allah’ın izniyle “yeniden” yapacağız. “Yeni Bir Dünya”yı içimizde kuracağız.