İktidarı ve yandaşlarını seçim yaklaştıkça Saadet korkusu sardı. Korku ile olsa gerek her türlü yalanı piyasaya sürmekten çekinmiyorlar. Öyle bir noktaya geldik ki, bir yandan yayınladıkları anket sonuçlarında Erdoğan’ın yüzde 53,4 ile açık ara önde olduğunu ilan ediyorlar öbür yandan da aynı gün bir türlü içlerinden söküp atamadıkları Saadet korkusu ile  “Saadet’e verilen oylar CHP’ye gidecek” başlıkları atıyorlar. Saadet’e verilen oy niçin CHP’ye gitsin. Her partinin aldığı oya göre durumu ortaya çıkacak. Belli ki, ‘Saadet’e oy vermeyin de hangi partiye verirseniz verin’ diyemediklerinden geçmişte MSP’ye karşı Adalet Partililerin yürüttüğü kampanyanın benzerini bugün AK Parti yandaşları yürütüyor. Her partinin aldığı oy oranını seçmenin o partiye verdiği oylar belirleyecek. Eğer böyle olmasaydı, bir patiye verilen oy bir başka partiye gidecek olsaydı seçime ne gerek vardı? Kaldı ki, madem anketler Erdoğan’ın birinci turda seçimi kazanacağını gösteriyor ne gerek var böylesine mantık dışı yayınlara, ne gerek var milleti aptal yerine koyarak, Saadet’e vereceğiniz oy bilmem hangi partiye gider propagandası yapmaya..

Hemen belirteyim ki, seçim kampanyasını iktidar ve ana muhalefet kanatları bir takım korkular üzerine bina etmiş durumdalar. Özellikle de iktidar kanadı kendileri dışında kalan partileri hainler cephesi olarak sunmaktan hicap duymuyor. Çünkü ortada ölçü kalmadı. Hâlbuki baskın seçim kararını alanlar kendileri, öyle ise kendilerini her bakımdan seçime hazır görüyorlardı. Buna karşılık muhalefeti hazırlıksız yakalamak için seçimi kısa bir süre içine sıkıştırdılar. Ondan sonra da toplumu kamplaştırarak ve kendileri dışındaki partileri öcüler ordusu gibi takdim ederek bir bakıma toplumu korkutarak kendilerine oy vermeye yönlendirmeye çalışıyorlar. Hâlbuki 15 yıldır iktidar olan bir partinin tüm bu korkutmalardan kurtularak, yaptıklarını topluma anlatarak oy istemesi gerekmez mi? Toplumun halledilememiş bir takım sorunlarına bundan sonra nasıl bir çözüm getireceklerini anlatmaları işin doğru olanı değil mi? Ama böyle yapılmıyor, tüm olumsuzluklar bir takım iç ve dış sebeplere bağlanıyor, bir başka ifadeyle iç ve dış düşmanlarla izah ediliyor. Sanırsınız ki, kendileri sütten çıkmış ak kaşık. Kendileri ile birlikte olmayan herkes hain ve Türkiye düşmanı. Bu yaklaşım oy kazanmak için bile olsa sağlıklı değildir. Çünkü bu ülkenin tüm insanları hangi düşünceye ve siyasi tercihe sahip olursa olsunlar birlikte yaşayacaklardır. Bu birlikte yaşamayı düşmanlıkla birlikte yürütmek toplumun tüm kesimlerini rahatsız edecektir. Bunun ötesinde bu ülkede yasalar varsa seçime girme hakkı kazanmış tüm partiler eşittirler. Yasaların suçlamadığı, mahkûm etmediği partiler ve yandaşlarını düşman ve hain ilan etmek ahlaki olmadığı gibi hukuka saygısızlıktır.

Bir başka hususa daha dikkat çekmek istiyorum. O da her ay açıklanan ihracat rakamlarıdır. Hemen her ay ihracatta rekor kırıldığı tüm yandaş medyada yer alırken aynı ay gerçekleşen ithalat rakamları açıklanmıyor. Daha doğrusu açıklanan ithalat rakamları topluma ulaştırılmıyor. Hâlbuki ihracat rakamı artarken ithalat çok daha fazla artıyor ve rekor üstünü rekor kırıyor. Bunun sonucu olarak dış ticaret açığı, buna bağlı olarak da cari açık artıyor. Açığı kapatmak için yapılan iş iç ve dış borç aramak. Bir bakıma ithalattaki artış ile cari açık ve her sene artan borçlanma toplumdan gizleniyor. İktidar buna çözüm bulmak, varsa çözümünü toplum ile paylaşmak durumunda iken, “Saadet’e oy vermeyin”  kampanyası yürütüyor. Bir yandan yüzde 10 barajını aynen koruyarak çıkardıkları yasalar ile partileri ittifaka zorluyor, ardından da kendileri ile ittifak yapmayanlara karşı sahip oldukları yandaş medya yoluyla karalama kampanyası yürütüyorlar. Sonunda da millet iradesi tecelli etmiş olacak öyle mi?