Böyle bir meseleye esasen memleketin variyetine, zenginliklerine, kazanımlarına vurgu yapılarak girilir. Mesela Türkiye Asya ile Avrupa arasında köprü, yeraltı yer üstü kaynakları bakımından zengin, ılıman iklime sahip, üç tarafı denizlerle dört tarafı düşmanlarla çevrili, büyük ama çoktan geçmiş medeniyetlerin beşiği, genç nüfusu ve de işgücü yüksek ancak işsiz; inançlara, değerlere, insan haklarına saygılı vs. bir memlekettir gibi… Gerçi bu tür vurgular için ille de beka meselesine eğilmek gerekmez, sosyal, siyasal ve ekonomik alanda her konuşma nedense bu türden hikâyeler okumakla başlar. Sonra mesele destansı konulara evrilir ve savaşlar; Malazgirt, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı’nda nasıl kahramanca direnen bir millet olunduğu, yurdun düşmanlardan nasıl temizlendiği, istiklal ve istikbalin nasıl kurtarıldığı gibi mevzulardan söz edilir. Öte yandan ‘beka’ sözcüğü bile millete yabancı gelmektedir artık. Sorulduğunda ‘Bekâr sorunu mu? Evet, çok fena bekâr sorunu var, gençler sürekli artmakta olan maliyetler ve hayat pahalılığı dolayısıyla evlenemiyorlar, bak şu gençlere hepsi bekâr’ gibi yanıtlar alınır. Zira güncel olana yönelik sorunlar ve çözüm arayışı insanları geleceğe yönelik düşünmekten alıkoyuyordur.

Bir tartışma ya da zeki insanlar için alay konusu olmaktan öte bu memlekette ciddi anlamda beka sorunu vardır denebilir. Ancak o bekanın yöneticiler tarafından işaret edildiği gibi iç ve dış tehditlerle, terörle, düşmanlar ya da durduk yere düşman ilan edilmeye çalışılanlarla alakası yoktur. Lübnan’ın doğu tarafında yer alan Bekaa Vadisi’yle hiç alakası yoktur. Düşmanlıkla biraz alakası vardır; farklı görüşlere sahip insanların birbirine düşman edilmesine yönelik çabalar gözden kaçmaz. Otoriteye karşı bir hamledense insanların birbirine düşmesi ve bununla oyalanması tercih sebebidir çünkü. Böylece dikkatler yanlış yönetimden, hatalardan, kasıtlardan ağmış olacak; insanlar erişebildiklerine sataşarak sorun giderdiklerini zannedebileceklerdir. Bu durum bir yandan sosyal anlamda beka sorununa yol açarken, diğer taraftan ekonomik ve siyasal anlamda hareket kabiliyeti kısıtlanan memleket, sorunun kaynağını fark edememiş olacaktır. Sadece beceriksizlik değil, becerilebilen alanlarda da art niyet dolayısıyla gittikçe yaşanmaz hale gelen memleket, yaşanabilirliğin göstergesi olarak Suriye’den mülteci almakla övünürken; o mültecilerin memleketi sadece köprü olarak kullandıklarını, asıl ulaşılacak yer diye gördükleri Avrupa’ya geçiş için icabında kurşunlardan, bombalardan korumaya çalıştıkları canlarını feda etmeyi göze aldıklarını görmezden gelecektir.

İnsanlar tarafından dert edinilecek bir şey olarak görülüyorsa doğrusu devletin bekası tehdit altındadır da denebilir. Bu tehdit elbette dışardan ya da içerden salvo yapmakta olan bireylerden gelmez. Artık yürütemediklerine kani olan yöneticilerden gelir. Ki bu yöneticilerin dertleri icabında iptal etmeye muktedir oldukları ve lüzum hissederlerse iptal etmekten çekinmeyecekleri seçimlerden bir seçim daha kazanmak değil, millete rağmen artık yürütemedikleri, işlemeyeceğini gördükleri sistemdir. En yüzeysel ifadelerle söylenecekse; seçimler aşılıp belediye başkanları seçildikten sonra açlıktan, yokluktan, yoksulluktan şikâyet eden millete köprü yedirecek, afiş kemirtecek halleri yoktur. Bu bağlamda kriz yok Amerika bizden demir almıyor söylemiyle başlayan sancı dolarla, rahip Brunson’la devam etmiş, domates ihracatı patates soğan stokçuluğuna evrilmiş, tanzim kuyruğu varlık fonu satışına dolanmıştır. Bir bakıma dillerine doladıkları beka biraz da kendi bekalarıdır ki durumu söz konusu yöneticilerin suratlarından okumak dahi mümkündür.

Bir memlekette kuyruk tanzime sıkışınca ezan, vatan, bayrak söylemlerine sarılmak, hamasete sığınıp zaman kazanmaya çalışmak işten değildir. Ancak tüm bunlar sorunu giderecek çareler de değildir. Sorunun tercih ettikleri sistem ve bizzat kendileri olduğunu anlayanlar, el değmemiş düşmanlar ve düşmanlıklar üretip bekaya sarmaktadır. Sancı bu kez biraz baskın görünmektedir ve ithal antibiyotikler adamakıllı bağışıklık kazanmış sisteme etki etmeyecektir. Ama olsundur. Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili ve lüzum ettiğinde mültecilerin halihazırda kıyısına vurabildiği bir ülkedir. Yeraltı kaynakları kimin işletmesindedir bilinmez ama ılıman iklim gaz tasarrufunu muciptir. Nisan ayından itibaren havaların ısınması umulur.