Gerek ilahi menşeli olsun gerek insani, her din, düşünce ya da ideoloji insanoğlu için bir tekliftir. İnsan, hayatı boyunca kendisine yapılan tekliflerden birisini veya birilerini kabul edecektir. Çünkü insan, bir takım seçimler yapmak üzere yaratılmıştır. Bu seçimi yaparken ise tamamen özgür iradesini kullanmakta olup, kabul edilen her teklifin bir bedeli olacağını da ta işin başındayken bilmektedir.
Yaşamın yalnız dünya ile sınırlı olduğunu düşünenler için katlanılacak bedel de dünyevidir. Ahiret inancı taşıyanlar ise teklifin bedelini iki yönlü algılayacak, kabul esnasında hem dünyevi hem de uhrevi hayatın durumunu göz önünde bulunduracaklardır. Haddizatında ahiret inancının temelinde, dünya hayatında karşımıza konulan tekliflere verdiğimiz cevaplar karşılığında bir hakedişe kavuşmak vardır.
Yaratıcının teklifini kabul etmek istemeyen ademoğlu, mutlak surette bir seçim yapmak zorunda olduğundan kendince alternatif teklifler oluşturma yoluna da gitmiştir. İçine nefsin arzu ve isteklerinden de bolca konulan yüzlerce “izm”, ideoloji adı altında ilahi düzene alternatifler kapsamında yerkürenin idaresine talip olmuştur.
Bugün yerküreye hükmeden insan yapısı bir takım ideolojilerdir ve bu ideolojilerin insanlığı getirdiği nokta ortadır. Dünya üzerindeki mevcut kaynakların 7.4 milyar insan için birkaç kat fazlasıyla yeteceği bilinmektedir. Buna karşın bir tarafta insanlar obezite ile mücadele ederken, diğer tarafta her gün otuz binden fazla çocuk açlıktan ve tamamen önlenebilir hastalıklardan dolayı ölmektedir. Dünya üzerinde birkaç bin aile kurmuş oldukları küresel sömürü sistemi ile servetine servet katarken, dünya nüfusunun yarısı 2 doların altında bir ücret ile geçinmek zorunda bırakılmaktadır.
Dünyamızın genel durumu böyleyken, hali hazırda ülkemizde de durum çok büyük farklılıklar arz etmemektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizlikler yüzünden ülke nüfusunun ciddi bir kesimi gece gündüz çalışmak zorunda kalırken, yine sayıları az bir zümre müreffeh bir hayat sürmektedir. Son on yıldır bankalar kar rekoru kırarken, kredi ve kredi kartı borcuna yenik düşmüş memur, esnaf, işçi, çiftçi psikolojik bunalım geçirmektedir.
Ayrıca finansal göstergeler maalesef büyük bir krize doğru hızla yol aldığımızı göstermektedir. Her ne kadar “ekonomik darbe” söylemi ile geçiştirilmeye çalışılsa da durumun vahameti gün geçtikçe ortaya çıkmakta, hazine ve merkez bankasının müdahaleleri bile piyasanın seyrini değiştirememektedir. Döviz piyasaları kontrolden çıktı, hane halkının, özel şirketlerin ve devletin döviz borcu TL üzerinden yüzde yirmi beş arttı. Başta ithal ürünler olmak üzere birçok asli ihtiyaç malzemesine yüklü zamlar geldi, görünen o ki gelmeye de devam edecek.
Peki şimdi ne olacak? Bu kötü gidişatın önüne geçmek mümkün değil midir? Tarihimize baktığımızda, yine böylesine sıkıntılı zamanların üstesinden bir şekilde gelmiş bir millet olduğumuz görülecektir. Dünya petrol krizi ile boğuşurken zamanın hükümeti insanımızın işsizliğine çözüm bulmak için gün aşırı fabrika temelleri atmış, birçoğunu bir yıl gibi kısa bir zaman içerisinde faaliyete geçirmiştir. Benzer şekilde devalüasyon etkisiyle elindeki mevcut değeri yarıya düşüren bir ülkeden, birkaç yıl sonra denk bütçe yapan bir ülke haline geldiğimiz hepimizin hafızalarında tazeliğini korumaktadır.
Tabi tüm bunlar olup biterken, bu işin mimarlarının katlandığı bedelleri de göz ardı etmemek gerekiyor. Mevcut sömürü çarkına çomak sokanların başına türlü türlü işler geldiğini, seksenli yaşlarında mahkemelere taşındıklarını da şahit olduğumuz doğrudur. Çünkü dünyayı yöneten ideolojiler, kurulu sömürü çarklarının bozulmasına müsaade etmemektedirler. Çünkü ellerindeki tereyağlı ekmeği bölüşmek istememektedirler.
Birileri, bu ülke huzur ve barış içinde yaşasın, kendi kaynakları kendisine fazlasıyla yeterken küresel sömürü sistemi çarkının dişlileri arasında ezilmesin diye defaatle bedel öderken, vakıa o dur ki milletimiz bu bedeli paylaşmaktan geri durmuş, elini taşın altından çekerek, kendisine yenice teklif edilen konforun peşinden gitmiştir. Zor olanı terk edip kolay olana kucak açmış, bir takım imkânlara kavuşunca meseleyi kökten çözdük sanmıştır. Dereyi geçesiye kadar ayıya dayı demenin yeterli olacağını zannetmiş fakat bu durumda ayı ile akraba olacağını idrak edememiştir. Heyhat, yanıldığını ve dahi ne kadar yanlış bir tercih yaptığını yeni yeni anlamaya başlamıştır. Çünkü gün, yaptığı yanlış seçimin bedelini ödemeye başladığı gündür.
Eğer haklı iseniz bedel ödemek insan için en büyük şereftir. Nitekim en ağır bedelleri ödeyenler en şerefli bir hal ile gittiler ebedi yurtlarına. Şimdi millet olarak bize düşen iş, yeniden tarihimize bakmak, inancımıza sarılmak ve konformizmin değil hakkın tarafında olmanın bedelini ödemeye razı olmaktır. Ne diyordu Ömer Karaoğlu, “yarasız olmaz, çilesiz olmaz, sevdasız olmaz, kurbansız olmaz!”. Ves’selam…