Merkez Bankası Başkanımızın söylemine bakılır ise parasal

sıkılaşmanın sonuçları alınıyormuş. Herhalde bu yılın başında ve piyasalar

panikleyip yıkıcı olmaya başladığı dönemdeki yüksek oranlı faiz ayarlamasını

kastediyor. O günden bu yana Türk Lirasının değerindeki yangın kısmen kontrol

altına alınmış, faizler kısmen gerilemiş, varlık değerlerinin toparlanması ile

birlikte bilançolar bir ölçüde düzelmiş olabilir. Fakat bu duruma hangi

yanlışlar sonrasında düşüldüğü, bu yapılanların birikmiş sorunlar üzerindeki

yan tesirleri malum nedenler ile pek dile getirilemiyor. Türkiye Ekonomisinin

nasıl olup ta çok yüksek likidite ve aşırı düşük faiz oranlarına bağımlı hale

geldiğinden, kırılganlığın neden makul seviyelere gerileyemediğinden hiç

bahsedilemiyor. Para otoritesinin söylemi faizler konusunda doğru olanı

yaptıklarını, yükselişe aşırı tepki veren Başbakan ın yanıldığını ima ediyor.

Muhtemelen siyasi irade de baskı ile istediğini geç te olsa yaptırabilmiş

olduğunu düşünüp, olumlu sonuçları kendi başarısı olarak yorumluyor olabilir.

Dar açıdan bakıldığında hangi tarafın daha haklı olduğunu algılamak pek mümkün

olamıyor.

Ekonomi politikaları, hedefler ve öncelikler saptanır

iken hiç istenmeyen durumlara düşmemek daha önemlidir; bunun için gelecek

konusunda gerçekçi olabilmek te hayati nitelik taşır. Bu yılın ilk çeyrek döneminde

düştüğümüz durum ortadadır; hal böyle olunca da başarıdan bahsetmek pek mümkün

değildir. Aşırılıklardan kaçınamayan veya bağımlılık tuzaklarına uyarılara

rağmen kolayca düşenlerin, yeterli ve gerekli liyakate sahip olamadığını hesaba

katmak gerekir. Küresel ve bölgesel gelişmelerin rüzgarı artık lehimize değil,

aleyhimize esiyor; ağırlaşmış sorunlar ve dengesizlikler ile bağımlılıklar

geleceğimizi tehdit ediyor. Sosyal ve siyasi yozlaşma ise karşılaşacağımız

zorluklarla mücadele yeteneğini büyük ölçüde sınırlıyor. Bu genel tablo içinde

başarıdan bahsedenlerin herkesi aptal yerine koymakta olduğunu görmek

gerekiyor.

Gelişmekte olan ekonomilerin önemli bir kısmında

faizlerin düzeyi ve para politikasının ne kadar sıkı olacağı konusunda sermaye

hareketlerinin ve söz konusu bölgelere ilişkin risk alma isteğinin belirleyici

olduğunu görmek gerekiyor. Bir kere böyle bir duruma izin verildikten sonra

geri dönüş pek mümkün olamıyor. Bu açıdan baktığımızda Ocak ayı sonundaki

sıkılaşmanın Merkez Bankasının iradesi ile ilgili olmadığı, öyle yapmak zorunda

kaldıkları söylenebilir. Durum böyle olunca gerçek çekişmenin siyasi irade ile

Merkez Bankası arasında değil, Başbakan ile yabancı sermaye arasında olduğu

görülebilir. Merkez Bankası ve mali sistemin rolü aracılık yapmak ve kısa

vadede tansiyonun yükselmesini önlemeye çalışmaktan öteye gidemez. Hiç düşmek

istemediği durumlardan kaçınmak adına nefsine hakim olamadığı için tedbirli

olamayanlar ,veya yarın ölecekmiş gibi hesapsızca yaşayanlar için artık çok geç

!.. Ancak kısa vadeli rahatlamalarda teselli arayabilir veya bir süre

soluklanabilirler.

Orta vadede ekonomimizin durgunlaşmaya devam edeceğini,

işsizlik ve enflasyon baskılarını kademeli olarak daha tehlikeli hale

gelebileceğini inkar etmenin pek bir faydası olamayacak gibi görünüyor. Bayram

arifesinde beklentileri bir ölçüde düzeltmeye çalışmak adına korku ile göz

boyamaya çabalamak inandırıcı olamıyor: yabancı girişlerini abartarak

enflasyonu son bir gayretle döviz kurunu gerileterek bastırmak, orta vadede durumu

değiştirebilir mi Bu soruya verilen yanıtlar kimlerin gerçekçi olduğu,

kimlerin ise hayal dünyasının şuursuzluğunda kaybolduğu yönünde fikir

verebilir.

Yanılmayı umarak, tüm İslam Dünyasının Ramazan Bayramını

kutlar, hayırlara vesile olmasını dileriz.