Filistin topraklarında yerinden edilişler işgal güçlerinin devlet olarak kuruluşunu ilan edişiyle başlar. 14 Mayıs 1948… Haganah terör örgütünün mimarı sayılan, imparatorluğun son yıllarında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Polonya Yahudi’si ünlü terörist ve de kurucu başbakan David Ben Gurion, Yafa’da sanat müzesi diye anılan binada ilahiler eşliğinde bağımsızlık ilan eder. Sonraki gün o tarihten şimdiki zamana, yaşayan herkesin bildiği Nekbe Günü’dür. Görsel, yazınsal, sözlü anlatılara Nekbe Günü, önemle anılan, ancak söylemin altının doldurulamadığı standart bir yas günü gibi yansır. Nedeni için kabuk bağlamış, dokunup kanatılmaması gereken bir yara; anlaşılamayışın bağışladığı sıradanlığa malzeme teşkil etmemesi gereken ehemmiyet yahut çok basit dille acıyı derinlere gömmek tanımları yapılır. Bir yandan yerlilerin karşısında konumlanan gayrimeşru güç, gerçekleştirdiği kanlı işgalden kahramanlık hikâyeleri çıkarır. Onda dünya tarihinin neredeyse tüm birikiminin temerküz ettiği orantısız gücün, haksızlığın, kötülüğün ve dahi bilcümle kara sıfatların bahşettiği yüzsüzlük mevcuttur. Ve doğru tabirle suyun başını tutan kötü, bir film seti gibi kullandığı zulüm alanından yansıyan görüntülerin dilediği kadarının yayınlanmasına izin verir. Bu açıdan bakıldığında işgalci, Nekbe Günü’nün şiddetini inkâr etmez. Tıpkı bebek katili olduğunun yüksek sesle dile getirilişinden hiç de rahatsız olmadığı, aksine keyif aldığı, göğsünün kabardığı gibi… Bu hastalıklı ruh hali herhangi bir kutsal kitabın muharref metinlerinden değil, ırkçı emperyalist saiklerle kutsiyet atfedilen yekûnuyla uydurma bir başka kitabın kayıtsız şartsız sapık diye nitelenebilecek metinlerinden neşet eder.

Amerika’nın oluşturuluşundaki işgal, gasp, katliam ve benzeri faktörlerle İsrail’in varoluşu fena halde örtüşür. Coğrafi keşiflerden çok sonra da nasıl Kızılderili soykırımı söz konusuysa, 1948’den sonra Filistinli yerlilerin başına gelen benzeşir. (Geçmiş yüzyılın başında Osage Kızılderili cinayetleri ve bölgedeki Yahudi yerleşimine değini için Martin Scorsese’in 2023 yapımı Killers of the Flower Moon / Dolunay Katilleri filmine bakılabilir.) Kuzeyde evinden, yerinden, toprağından edilen halk, Gazze’nin şehirlerine yahut komşu ülkelerde oluşturulan mülteci kamplarına sürülür. Bugün Suriye cenahında bir felah söz konusu olduğunda insanların geri dönüşü konuşulur, ancak bir adım ötede aynı durum Filistinliler için söz konusu edilmez. Barış, uzlaşı, anlaşma arayışları sonucu masaya oturulduğunda, yerinden edilenlerin geri dönüşü konuşulmaz, mevcut şartlar altında ortaya konan iki devletli çözüm önerileri hâlihazırda Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde yaşayanların özerkliği ya da özgürlüğü üstünedir. Yani Filistin halkının çoğunluğu diasporada yaşamaya zorlanır. Ki o diaspora, bir başka ülkenin vatandaşı olmaktan çok uzakta nesiller boyu mülteci kalmak ve geri dönüşü, çıkarıldıkları toprakları, içlerinden geldikleri ve bulundukları yere taşıdıkları kadim kültürü unutmak şeklinde sunulur.

Filistin halkı üstüne post-kolonyal yerinden yurdundan edilmeleri sorgulayan yoktur. Güya çözüm adına hâlâ 1967 sınırlarına dönmekten söz etmek, Siyonistlerin işgal ettiği bölgeden arta kalana, kalanın da kalanına razı etmeye çalışmaktır. Bunca zaman yaşanan vahşetin hesabı sorulmadığı gibi bu öneriler, Nekbe Günü’yle başlayıp şimdiki zamanı bulan sürgünleri, mültecileri, geçici sığınmacıları, cümle yerinden edilmişleri dert etmemek anlamına gelir. Güç bela toprağında kalıp Batı Şeria ya da Gazze Şeridi’nde yaşayanlar bile bulundukları yeri açık hava hapishanesi olarak nitelerken, çevre ülkelerin mülteci kamplarında ömür geçirenler pek de özgür sayılamayacaklarına göre kapalı hava hapishanesinde mutlu mesut yaşıyor mu sayılmalıdır? Dolayısıyla sorun üstüne bir çözüm düşünürken öncelikle yerinden edilen yerlilerin yersiz yurtsuzluğu; sonralıkla öldüğünde mezarı olmasa bile kendi toprağında yattığı/yatacağı bilinenlerin yerli yerinde kalışı göz önünde bulundurulur.

Şimdilerde katil Siyonist rejimle ümmetin medar-ı iftiharı HAMAS arasında bir ateşkes söylentisi olgunlaşmaktadır. Böyle anlarda seyirci ülkelerin tribün amigosu dışişlerinden fırsatçı işbirlikçilerine; temcit pilavı kabilinden 1967 performansı beklenir! Öyle ya olası bir ümmet şuurunu bertaraf etme görevi nasıl onlarınsa, birilerinin dizayn ettiği herhangi bir gelişmeye mal bulmuş mağribi gibi yanaşıp rol kaparak siyasi, ticari, diplomatik menfaat elde etmek asli görevleridir. Sadece çadırlar yakılırken, şehirler bombalanıp hastaneler yıkılırken,  binlerce insan öldürülürken suskun kalan işbirlikçiler, hiç de caiz olmayan tabirle ‘normalleşme’ lafı geçtiğinde kültür mantarı kesilir. Toprak pek mümbit, iklim müsait, ortam elverişlidir. Temenni niyetine; Allah bir yerde Amerika’nın belasını verdiği gibi cümle işbirlikçilerin de belasını verir.