Şu makûs pandemi günlerini fırsat bilip kış uykusuna yatmak yerine pekâlâ bir bahar temizliği yapabiliriz. Odamızda, ilişkilerimizde ve kafamızda başlatabiliriz bu temizliği. Her şeyden evvel bahane ve şikâyetler üretmekten vazgeçmekle adım atabiliriz bu hazırlığa.
Başımıza gelen şeylerin müsebbibinin hep bir başkası olduğuna kendimizi öyle inandırmışız ki çuvaldızı da iğneyi de hep başkalarına batırıp duruyoruz. Batı bizi dejenere etti, Siyonistler kumpaslar kurdular, emperyalistler evimize kadar girdiler, işbirlikçiler arkadan hançerlediler… İyi güzel de bütün bunlar olurken siz neredeydiniz, biz neredeydik? Sorumluluğu bu şekilde başımızdan savmak ve üzerimizden atmak istediğimiz aşikâr.
Vaazlar, hutbeler ve nutuklar çaresizliğe vurgu yapan bu şikâyetlerden geçilmiyor. Bir yerde ailenin kuşatıldığından şikâyet ediliyorsa, bu aynı zamanda kuşatmanın yarıldığının da ihbarıdır. Bundan yakınan kişi aynı zamanda bunun farkına varmış, yangın bacayı sarmadan müdahale etme imkânına sahip olmuş kişidir.
Peki, bugünkü manzara böyle midir? Babasının dövüldüğünü ağlayıp sızlayarak pencereden seyredip de bir türlü evden dışarı çıkmayan evlat gibiyiz. Döven kadar dövülmesine müdahale etmeyen, dövene içten içe dövme cesaret ve cüreti verenlerin de suçlu olduğu kimsenin aklına gelmiyor. Mazlum olmak sanki işimize geliyor. Hâlbuki zulme direnirken onunla baş edemeyip aciz kalandır mazlum, zalimin zulmüne teslim olan değil.
Elinden geleni yapmak sünnettir. Bu imkâna sahip olamayanlar için de çareler bitmiş değildir, “dilinden geleni yapmak sünneti” diye bir şey daha vardır. Diyelim ona da gücünüz yetmedi, oturup ağlayalım ya da şikâyet mi üretelim? Hayır elbette. Buğzetme ve surat asma hakkımızı kullanabiliriz.
Bugün salgın hastalık neticesi çocuklarımızla daha yoğun şekilde evde vakit geçirme imkânına sahibiz. Sokakların çocuklarımızı ele geçirdiğinden yakınıyorsak, haydi buyurun çocuklarımızı dizimizin dibinde iken bu tsunamiden kurtaralım. Onların gözlerinin içine daha bir şefkatle, merhametle bakalım. Onlara evlerimizde ortamlar hazırlayalım. Mayınlı bir tarlada yürüyorlarmış gibi tedirgin, telaşlı ve kaygılı bir dindarlık değil yaşama sevincini, inanma coşkusunu, güzel işler yapma arzusunu geliştirip besleyen bir Müslümanlık heyecanını yaşatalım.
Farkında olmadan biriktirdiğimiz şiddet unsurlarına anlam yüklemeyi bırakalım. Şiddetle disiplin ve otorite arasında hiçbir ilişki olmadığına inanalım. Dini iyi öğrenelim, zira yanlış ve eksik öğrenilmiş bir dini çocuklarımıza kendi öğrendiğimizden iki kat daha eksik ve yanlış aktaracağımızı unutmayalım. Aklımızdan şunu hiç çıkarmayalım ki bizim din dediğimiz sisteme çocuklarımız ve gençlerimiz hayat diyor ve bunu o şekilde algılıyor. Fıtratla bağdaşmayan bir öğretiyi çocuklarımıza din diye aktardığımızda onları sadece dinden uzaklaştırmakla kalmayacak aynı zamanda hayattan da soğutmuş olacağız.
Hayat insanın azgın iştihasına boyun eğmez. Dışarısı dediğimiz şeyler insanın kendinden kaçıp kurtulmak istediği uçurumların bir başka adıdır. İnsan kendine yetecek kadar taşrayı içerisinde barındırır. İnsanın içerisinde belki bir koşu pisti yoktur, ama uçsuz bucaksız yürüyüş yolu vardır; üstelik toprak bir yol.
Hayat insandan taşar, fakat eve sığar. Bu yüzden hayale ihtiyaç hissederiz. İnsanın ilk hayalini kurduğu şey evdir. Evden sonra hayalini süslediği şey, o eve giderken yanında taşımayı düşlediği üç şeydir. Bir dördüncüsü zaittir. Hayat eve sığacak kadar tantanasız öteberisizdir.
Pandemi günleri aile fertleri kendi aralarında “nerede kalmıştık?” sohbetleri yapabilirler. Zira uzun süredir birbirlerinden haber alamayan aile profili ile yüzleşme fırsatıdır bu. Evlerimizi otel gibi kullanma yanlışlığından kurtulmanın zamanı gelmiştir. Televizyon ve internet gibi zamançalar aygıtlarını da bir müddet ardiyeye kaldırmamız iyi olur. Çünkü bu aygıtlar içerisinin temiz havasını dışarısının kirli havası ile bozabilirler ya da dışarıdaki gürültüyü ve mesafesizliği içeriye taşıyabilirler.
Siyaset ve ticaret mevzularını bir süreliğine de olsa kapı dışarı etmek aile sağlığı noktasında iyi gelir. “Lafını etme sessizce yaşa!” mottosunu şiar edinip sohbet ve muhabbetlerde eyleme geçmemiş iyilik ve güzelliklerin vaazını verme alışkanlığını terk etmeliyiz. İçimize nereden sızdığı belirsiz olan kötü niyetleri sınır dışı etmenin de tam sırasıdır şu günler. Değil mi ki insan niyetlerinin hülasasıdır. Öyle bir niyeti olmadığı halde bir yanlışa sebep olanlar durdukları yerde kıbleyi iyi tespit edemeyenlerdir. Bazen de kıble istikameti doğru olduğu halde niyet olması gereken yerden kayıp gitmiştir. Seccade temiz ve düzenli, kıble yanlış, niyet bozuk, vakit kerahet vakti ve abdestin unutulduğu ameller de vardır. Hayat bir namazı ihtiva sürecidir. Onu her türlü salgından, kötü niyetten ve dış ve iç mihraklardan koruyup kollayalım.