Keşke böyle problemlerimiz olmasaydı. Kokan tuz karşısında alınması gereken önlemleri tartışıp konuşmanın ne kadar önemi olabilir ki? ‘Öğretmene şiddete hayır!’

Nasıl yani?

Şöyle: Öğrenciler tek olarak ya da birkaç kişi birleşerek kendilerine ders veren öğretmeni öldürmemeli, yaralamamalı, mümkünse hırpalamamalı!

Anneye kalkan el, babaya yükselen yumruk, öğretmene çekilen silah, dedeye atılan tekme, nineye çekilen bıçak… N’oluyoruz Allah aşkına?! Böyle problem mi olur?

Toplum ve de gençlik bu raddeye gelmiş ve bu derekeye inmişse moral dünyamızda olağanüstü hal ilan etmek lazım.

Problemler çözülebilir nitelikli düğümler, tıkanmalar ve çaresizliklerdir. Tasvip edilir olmasa da dünyanın olağan gidişine uygundur. Çökme, çürüme ve özüne yabancılaşma diyebileceğimiz şeyleri büyük seferberliklerle önleyebiliriz ancak.

Kötülük ve fenalık gibi kelimeler bu toplumsal çürümeleri anlatmak için yetersiz kalır. Öğrencinin öğretmene el kaldırmaması gerektiği hassasiyetini asaletini yitirmemiş bir karakter, fıtratını kaybetmemiş bir benlik hiç başkaca bir anlatıya gerek kalmadan kavrar.

Aksini düşünmesi sağlıklı bir kafanın yapabileceği bir şey değildir. Basit bir muhakemeyle, hafif bir vicdani devinimle fark edilebilecek bir duyarlığı bir öğrenim sürecine tabi tutmaya hiç gerek yoktur. Ne diyordu Alev Alatlı: ‘Aydınlanma değil Merhamet!’

HAKSIZLIK HAKSIZLARIN HAKKI MI?

Bir dost anlatıyor: ‘Çalmadığım kapı kalmadı, akil olan herkese danıştım. Ortada açık bir haksızlık ve de hak gaspı var. Namaz takkesi arka cebinden sarkan ağabeyler ya konuyu geçiştirip değiştirdiler ya da ‘hayırlısı inşallah!’ ifadesiyle beni nazikçe başlarından savdılar’

‘Sen de gitmeseydin o insanlara’ diye söylendim dostuma.

Dostum ‘haklısın’ dedikten sonra duygusal saflık yaşadığını bakın nasıl anlattı: ‘Belki ben bu ağabeylere hiç gitmezdim, fakat bana cesaret ve ümit veren şey bu ağabeylerin her ortamda ve her fırsatta Mehmet Akif’in ‘Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem/ Üç buçuk soysuzun yanında zağarlık yapamam/Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam’ dizelerini okumaları oldu.

‘Dostum’ dedim ‘bilmez misin, şiir her ağızda bir başka durur. Şiire inan, şairine de inan, lakin her okuyana ne diye inanırsın?!’ Kara düşüncelerini şiirle aklamaya çalışan o kadar çok insan var ki…

ELİFBA’DAN MUALLİME MAHALLE MEKTEBİ

Fatih Güldal sayısız inceleme eserine imza atmış bir isim. Tarihimizin küllenen ve de gölgelenen değerlerinin günışığına çıkması için yoğun gayret gösteriyor. Daha önce ‘Kültür’ isimli kallavi bir derginin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Bu fakir de o sıralar Kültür dergisinin birçok sayısında yazılar yazmıştı. Fatih Güldal’ın Sinop üzerine yazdığı yüksek lisans tezi gerçekten büyük bir emek mahsulü. Huzur kenti Sinop’un mahalli ve mülki idarecilerinin yerinde olsam bu tezi erken davranır Sinop’a kitap olarak kazandırırdım. ‘Osmanlı’dan Günümüze Temizlik Tarihi’, ‘Evliya Çelebi’nin Dünya Harita Sergisi, ‘Dersaadetin Sur Kapıları’ ve ‘İstanbul’un 100 Kaybolan Eseri’ gibi daha birçok kitabı kültür dünyamıza katan Fatih Güldal’ın son çıkan kitabı ‘Mahalle Mektebi’ eğitim üzerine kafa yoranların mutlaka bulup okumalarını gerektirecek nitelikte bir kitap. ‘Eraslan Güzel’in koleksiyonundan istifade ederek hazırlanan kitapta ‘mektep’ kavramı ve ‘ibtidaimektep’in özelliklerinin yanı sıra bu mekteplerdeki disiplin, müfredat, ders programı ve mektep mimarisi ele alınıyor. Zamanla ‘taş mektep’ adını da alan mahalle mektepleri, Cumhuriyet döneminde ilk mekteplere dönüşüyor. Mektep çocuğunun kılık kıyafetleri, aksesuarları, cüz kesesi ve ders kitap kapaklarına kadar daha birçok görselin yer aldığı bu kitabı mutlaka bulun ve okuyun derim. Aktiv-Palet’in kültür hizmeti olarak çıkan bu kitabın yeni baskısını yapmayı İstanbul Kültür A.Ş kaçırmayacaktır umarım. Aynı zamanda Kabataş Lisesi müdürü olan Fatih Güldal’ın son kitap projesinin bir an önce hayata geçmesini de beklediğimizi hatırlatalım.

CİHAN AKTAŞ’TAN HASAN HARMANCI’YA MAHALLE MEKTEBİ

Konya’ya taşra mıdır? Böyle kadim bir şehre ‘taşra’ demek önce Mevlana’nın sonra da Tanpınar’ın gücüne gider. Bir şeylerin dışarısında olabilir, ama büyük şehirden, metropolden Konya’ya bakanların dilindeki anlamıyla hiçbir zaman taşra değildir Konya. Birkaç basit örnek sözü uzatmamamız için yeterlidir sanırım:

Bir; Konya taşra değildir, çünkü Abdullah Harmancı orada yaşamaktadır.

İki; Konya taşra olamaz; Ben gittim gördüm.

Üç; Konya’ya taşra demek fena halde yanılgıdır; Çünkü Mahalle Mektebi gibi bir edebiyat dergisi çıkmaktadır. Üstelik büyüklüğünü gözümüze sokmadan yapıyor bunu Mahalle Mektebi.

İki sıcak kelimeyi bir araya getirip bir edebiyat dergisine ad yapmak hiçbir taşralının başarabileceği bir şey değildir. Üstelik bin türlü letafet var içinde. Kimi soruyorsunuz mesela? Erhan Genç orada, Özlem Karapınar orada, Mustafa Uçurum orada, Fatih Budak yine orada. Cihan Aktaş dosyası hem yerli hem de yerinde olmuş.

Necip Tosun, İbrahim Nacak, Abdullah Harmancı, Sema Bayar, Metin Önal Mengüşoğlu, Hatice Ebrar Akbulut, Zeynep Sayman, Ümit Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, SelvigülKandoğmuş ve Abdullah Kasay gibi daha birçok kalem bu dosyaya katkı sağlamışlar. Bu arada çok yakında Mahalle Mektebi kitap yayıncılığına da başlıyormuş, bunu da müjde olarak vermiş olalım.