Oldukça sisli, bulanık ve karanlık bir dönemdi, at izi ile it izi karışmıştı. Şahısların silüetlerini seçmek iyice zorlaşmıştı. Bazı Kâni’lerin, Yani’leştiğine şahit oluyorduk. Sonradan farkına varıyoruz ki meğer bunlar inandırılmış kişilermiş! Yirmisekiz Şubat sürecini yaşayıp da olayların biraz farkında olanlar, çevrelerinde mutlaka benzer hadiselere şahit olmuşlardır.

28 Şubat 1997’de “mağdur” rolü verilmişti kendisine... Adı üstünde “rol”, “Sen bunu yaparsın, sende bu kabiliyet var, oyunu kurallarına göre oynayacaksın” deniyordu. Kuşkusuz bu gerçek mağduriyet değildi, mağduriyet kılıklı bir görevdi. Hani gerekli görüldüğü hallerde bazı kişilere “simitçilik, ayakkabı boyacılığı, temizlikçilik” gibi görevler verilir ya, işte öyle bir şey!

Kuşkusuz konumu, fiziği, kimyası, din bilgisindeki yetersizliği, kafa yapısının naifliği “inandırılmaya” ve kullanılmaya çok müsait olduğu için bu rol ona verilmişti (Taraf, 7 Nisan 2008, s. 13). Kulaklarıma inanamamıştım, “28 Şubat’ın yapılması gerekiyordu ve yapıldı, çok da iyi oldu!” dediği zaman... Kendisine o kadar inanmışız ki, bu kadar vahim durum karşısında bile “Acaba benim anlamadığım, bilmediğim bir şey mi var” diye düşünmüştüm. Ne var ki “keramet gazı” verilen nice fantastik hikâyelerle Müslümanlar uyuşturuluyordu.

Oysa ne çileler çekmiştik 28 Şubat sürecinde... Hayatımız altüst olmuştu, uykularımız kâbuslarla kardeş olmuştu. Öyle bir zulümdü ki dünyanın en masum kurumu olan “okullar”ın kapısından içeri girmek büyük suç haline dönüştürülmüştü. Sınıfa girebilmek için ne yollara başvuruyorduk.

Utanç verici bir dönem yaşıyorduk. En basit bir vaka olarak hatırlatmak gerekirse, okulun “askerlik hocası” bile eğitim öğretimi sabote etmek için öğrencilerin notunu vermiyor, arandığı zaman da “il dışında görevde” deniyordu. Kız öğrenciler yaşları itibariyle ne bunalımlar yaşıyorlardı. Masumiyet fena halde kirletilmişti. “Din” dendiğinde “kin” kusulan bir dönem yaşanıyordu.

Bu zat, 28 Şubat döneminde askerden uzaklaştırılması kararlaştırıldığında, görevlendirildiği “sosyal çevre”ye karşı rolünü çok iyi oynadı. “Beni namaz kıldığım ve eşim başörtülü olduğu için askeriyeden atacaklar; maaşıma, emekliliği hak etmeme dört ay kalmasına rağmen emekli ikramiyem de dâhil bütün hak etmelerime el koyuyorlar. Beni aç biilaç sokağa atıyorlar, hiçbir kuruma alınmamam için de önlemler alıyorlar. Aklı eren bana yol göstersin, yardımcı olsun, ekmek paramı temin edebileceğim bir iş arıyorum” diyordu çevreye mağduriyetini yayıp “inandırabilmek” için...

Çünkü kendisi “inandırılmıştı”, o da aynı rolü oynayarak “görevlendirildiği çevre”yi inandırmaya çalışıyordu. Durumu ve söylemi siyasî konsepte çok uygundu. Kimse “Doğru mu acaba ” deme lüksüne bile sahip değildi. Öylesine bir ortamdı ki aksine bir şey söylemek mümkün değildi.

Herkes onun mağdur edildiğine inandığı için, yıllar içinde rolünü çok başarılı bir şekilde icra etti. Bir tarafta çaresizlik içinde “ah, vah” diyenler, diğer tarafta “ne yapabiliriz ” arayışı içinde olanlar... Herkes karınca kararınca elinden, dilinden geleni yapmaya çalışıyordu. Aslında onun için önemli olan bir iş bulmak olmadığı sonradan anlaşılmıştı, çünkü işi de, maaşı da hazırdı. Önemli olan onun rolünü inandırıcı bir şekilde yapması ve aynı sosyal çevrede ve diğer çevrelerde kabul görmesiydi.

“Tehlike geçtikten” sonra maaşı da bağlandı, ikramiyesi de verildi. Fakat bunlardan birçok kimsenin haberi bile olmadı. Böylece birinci emeklilik sağlanmış oldu. Bir üniversite iş verdi ona, hoca olarak... Böylece önemli bir sosyal statü elde etti. Ardından unvanlar geldi, daha büyük itibarlara nâil oldu. Sivil toplum kuruluşları kapılarını açtı, hem de ardına kadar... Kimse ondan şüphelenmiyordu.

Hani biyoloji derslerinde anlatırlar ya, bazı mikroplar vardır, vücudun savunma sistemini iyi bildikleri için “dost” sinyali verip vücuda girerler, ilk fırsatta sinsice vücudu tahrip etmeye başlarlar. O da aynen öyle yaptı. Sosyal çevrenin her tarafına rahatça girme kartını elde etti.

Bu kart ona sivil, resmî bütün üst kurumların kapılarını araladı. Görev tam bir mükemmellikle ifa ediliyordu. Müslümanların mensup olduğu “sosyal çevre” genellikle “saflar”dan oluştuğu için, “başörtüsü”, “namaz” gibi argümanlar kullanılınca hemen inanılır. Her ikisi de istismar edilmeye en müsait argümanları oluşturmaktadır.

Öyle bir uyanıklık ki “mağdur edebiyatı” yaparken bile müthiş bir rant elde etti, bununla da kalmayıp sürekli güven tazeledi. Hani “dört ayak üstüne düşmek” denir ya aynen öyle oldu. Söylediklerine ve yazdıklarında dişe dokunur bir şey yoktu, çünkü onlar “laf ola beri gele” kabilinden cümlelerden oluşuyordu.

Mağduriyetini müthiş bir ranta dönüştürmüştü, kim bilir kendisi dahi böyle bir sonuç beklemiyordu. Hatta bir devlet üniversitesinden peydahlanan ikinci emeklilik bile kazandıklarının yanında yüzüne bakılacak ciddi bir meblağ sayılmazdı, sosyal güvence dışında…

Bütün bunlar, kendisine tevdi edilen “görev”in başarılı oluşunun da birer göstergesiydi. Karda yürüyüp iz bırakmamak buna denirdi. Kimse kuşkulanmadı, kimse gözünün üstünde kaşın var demedi. Kimse onu hiçbir şekilde sorgulamadı. Aslında “onlar”dan olmadığı halde kendisinin “onlar”dan olduğuna öylesine inandırdı ki hatta “başarır, iş yapar” umuduyla büyük ve önemli görevler verildi.

Verilen görevlerden ortaya bir şey çıktı mı derseniz, maalesef ortaya dişe dokunur hiçbir şey çıkmadı. Fakat bulunduğu her makamı “rant”a dönüştürmesini çok iyi bildi. Kim bilir bu da “görev”inin bir parçasıydı, geldiğin makamları “oyala” anlamında...

Hani bize getirilen her haberi hemen kabul etmeyip araştıracaktık Buraları unuttuk biz… 28 Şubat yapılması gerekiyordu da, peki sen nasıl mağdur oldun “Açım, işsizim” edebiyatı büyük servetler kazandırdı ona. Ortada bir akıl kayması mı var, yoksa düzenbazlık içinde düzenbazlık mı Bu nasıl bir “inandırılmışlık” ki kişide omurga diye bir şey bırakmamış...

28 Şubat mağduruymuş, hadi oradan... Bu memleket böyle numaraları çok gördü, fakat millet numara bilmediği için, numaracılara numara veremedi. Sadece numaracılar icrâ-yı sanat etmeye devam ettiler. Millet hep onları “öte”ye havale etti. Biz de öyle yapalım.