Namaz vakti yaklaşmaktaydı. Hemen abdestimi aldım ve
hazırlandım. Kaldığım otel, Harem-i Şerif ten birkaç kilometre uzaktaydı.
Yoldan geçen ilk taksiye atladım, şoföre selam verdim ve ezan okunana kadar
beni Kâbe ye yetiştirmesini istedim.
Mekke sokaklarındaki trafik ise hayli yoğundu. Kâbe ye
varana kadar sessizce beklemek yerine, mihmandarımla konuşup tanışmayı istedim.
Şehirdeki şoförlerin de genellikle ümmetin başka coğrafyalarından geldiğini
bildiğim için, önce nereli olduğunu sorarak sohbete başladım.
Şoför Suriyeli olduğunu söyleyince tüylerim diken diken
oldu. Beni Kâbe ye götüren mihmandarım, iki yıldır fitne ateşinin cayır cayır
yandığı Suriye den geliyordu. Biraz da ürkerek, Peki Suriye nin hâli nasıl
diye sordum.
Önce derin bir iç çekti mihmandarım, ardından ağlamaklı
bir sesle, Kötü, çok kötü diye cevap verdi.
Sonra da tek tek anlatmaya başladı...
Ülkemde ehli küffarın bir kısmı, yani Rusya ve Çin Beşşar
Esed e...
Ehli küffarın diğer kısmı, yani Amerika ve Avrupa
devletleri ise muhaliflere yardım ediyor.
Kardeşlerim ise kurban...
Kardeşlerim ölüyorlar, hep ölüyorlar. Kazanan yok.
Tek kazanan İsrail. Her iki tarafı destekleyen ülkeler
sadece ve sadece Büyük İsrail Projesi için çalışıyorlar.
Aldığım bu cevaptan sonra ikimizin de gözleri
nemlenmişti. Diyecek söz bulamadım. Harem-i Şerif in önüne gelene kadar
arabanın içini bir sessizlik kapladı. Araba durduğunda usulca selam verdim,
sonra da hicran içinde elini sıkarak Kâbe nin kapısına doğru yürüdüm.
Yandaki anlattığım olay tam üç yıl önce yaşandı.
Elektronik posta kutumda yazan tarih, 2013 yılının, Haziran ayının 10 nunu
gösteriyordu. O tarihte umre ziyaretinde bulunan çok yakın bir dostum, kaldığı
otele döner dönmez başından geçen bu hadiseyi yazarak benimle paylaşmıştı.
Bende bir başka konuyla ilgili posta kutumda arama yaparken rastlayınca,
sizinle de paylaşayım istedim.
***
Bu satırları okuduğumda Suriye deki iç savaş ikinci
yılını henüz doldurmuştu. Hayatını kaybedenlerin sayısı henüz yüz binli
rakamlara ulaşmamıştı. Suriye tamamen harap edilmemiş, yanı başımızdaki İslam
ülkesi haritadan silinecek noktaya gelmemişti.
2013 ün ortalarında Suriye yangını henüz mezhep savaşına
dönüşmemişti. O vakitler İran fiili olarak Suriye ye asker göndermemiş... Rus
uçakları da henüz Suriye şehirlerini bombalamamıştı.
2013 ün ortalarında teröre karşı savaş yalanı
uydurulmamış... Amerika ve İngiliz uçakları henüz Suriye de operasyon
yapmamış... Birleşmiş Yamyamların oybirliği ile henüz Suriye toprakları
uluslararası şer odaklarının atış poligonuna çevrilmemişti.
2013 ün ortalarında AKP iktidarı ile Amerika arasında
eğit-donat-ölüme yolla anlaşması henüz imzalanmamış... Kobani kuşatması henüz
yaşanmamış... PYD henüz terör örgütü ilan edilmemişti.
2013 ün ortalarında Barzani ye bağlı Peşmergelere henüz
koridor açılmamış... Daha sonra PKK lı terörist oldukları söylenen unsurlara,
geçiş güzergâhındaki valilikler tarafından henüz kebaplar ve lahmacunlar
ısmarlanmamıştı.
2013 ün ortalarında Cenevre görüşmelerinin henüz ilk turu
yapılmaktaydı. Suriye nin dostları(!) denilen ülkeler henüz yeni yeni
toplanıyor... AKP iktidarının yetkilileri ise, Suriye rejiminin temsilcileriyle
asla masaya oturulmamasını vaaz ediyordu.
2013 ün ortalarında stratejik derinlik(!) henüz
çökmemişti. O sıralar hâlâ Yeni Osmanlı masalları anlatılıyor... Baas rejiminin
üç vakte kadar yıkılacağı söyleniyor... AKP mitinglerinde ise alkışlar ve
sloganlar eşliğinde Emevi Camii nde namaz kılınacağı müjdeleniyordu.
2013 ün ortalarında ülkemizdeki Suriyeli muhacirlerin
sayısı henüz milyonları bulmamış... Akdeniz ve Ege sahilleri de henüz minicik
yavruların cansız bedenleriyle dolmamıştı.
Umredeki dostumun bana bu satırları göndermesinin
üzerinden tam üç yıl geçti. Suriye deki iç savaş beşinci yılını doldurdu.
Hayatını kaybedenlerin sayısı altı yüz bine ulaştı. Suriye nüfusunun yarısından
fazlası ülkesini terk etti. Bırakın orada namaz kılabilmeyi, 13 asırdır Haçlı
istilasını ve Birinci Dünya Savaşı nı dahi atlatan Emevi Camii bile yıkıldı.
Devrileceği söylenen Baas rejimi ise, dünyanın süper güçlerini de arkasına
alarak eskisinden de güçlü hale geldi.
***
Kan ve gözyaşı ile dolu yılların ardından, izlenen yanlış
politikanın tüm sorumluluğu üzerine atılan devrik Başbakan Ahmet Davutoğlu nun
yerinde bugün yeller esiyor.
Davutoğlu nun ardından Dışişleri Bakanlığı na atanan
Mevlüt Çavuşoğlu, hâlâ Türkiye nin kırmızıçizgilerinin varlığından
bahsediyor... Hatta bu kırmızıçizgiler hakkında Amerikan yönetiminden garanti
üstüne garanti alındığını söylüyor.
Güneydeki yeni müttefikin temsilcileri ise, sanırım AKP
iktidarının kendilerine muhtaç olmasının verdiği rahatlıkla olsa gerek, Türkiye
ile İsrail in Suriye de ortak operasyonlar yapabileceğini anlatıyor.
Beş yılda geçirdiğimiz iki genel seçim, bir yerel seçim
ve bir de Cumhurbaşkanlığı seçimi olmak üzere... Katıldığı bütün mitinglerde
komşudaki fitneyi iç politika malzemesi yapan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise,
meselenin artık elle tutulur bir tarafı kalmadığı için, başkanlık kampanyasında
Suriye yangınını artık ağzına bile almıyor.
***
Oysa Mekke sokaklarındaki Suriyeli bir taksi şoförünün
bile gördüğü gerçekleri görebilmek için... Ne öyle büyük büyük bir ustalığa...
Ne aman aman bir stratejik dehaya... Ne de yüz yılda bir geldiği söylenen
liderliğe hiç ihtiyaç yoktu.
Başta Suriye ve Irak olmak üzere, Afganistan dan Libya ya
kadar hallaç pamuğu gibi atılan coğrafyamızdaki felâketleri engelleyebilmek
için, ortalama bir Müslüman feraseti yeterliydi.
Lâkin müstakbel yöneticilerimiz yıllar önce Milli Görüş
gömleğini yırtıp atıp, yerine de Amerikan çuvalını kafalarına geçirdikleri
için, ümmetçe bütün bu belâ ve musibetleri yaşamamız da mukadder oldu.
Muhammed Ali nin ardından
MUHAMMED Ali nin ardından çok şeyler yazıldı çizildi, çok
şeyler anlatıldı. Amerika Başkanı Obama dan, Avrupalı liderlere... Dünyanın en
zengin iş adamlarından, en etkili kanaat önderlerine kadar herkes, Ali nin
manevî huzurunda saygıyla eğildi. Herkes onun bıraktığı mirasa sahip çıkacağının
sözünü verdi.
Peki, Cassius Clay i, Muhammed Ali yapan sır neydi Ali
sadece iyi bir boksör müydü
Elbette değil. Eğer öyle olsaydı, tıpkı diğer yüzlerce
başarılı sporcu gibi unutulup gidecekti. Mesela yendiklerinin yanında, Ali nin
yenildiği isimler de oldu. Ama işte görüyorsunuz, bugün artık hiçbiri
hatırlanmıyordu.
Doğrusunu isterseniz Muhammed Ali, her şeyden önce
şahsiyetli ve vicdanlı bir adamdı. O, ırkçı emperyalizme direnerek
madalyasından vazgeçen bir semboldü. O, henüz Müslüman değilken bile, Vietnam a
gitmeyi reddeden ve Amerikan işgalciliğinin karşısında dağ gibi duran bir
savaşçıydı. O, birçoklarının uğruna her şeyini feda ettiğine şahit olduğumuz
zenginlikleri elinin tersiyle itip, dört duvar arasına girerek tüm dünyaya meydan
okuyabilen bir yiğitti. Zaten o yiğitliğinin yüzü suyu hürmetine de hapishanede
İslâm la şerefyâb oldu.
Ayrıca Ali nin arzuladığı dünya, savaşların, zulümlerin,
saf kötülüğün, haksızlığın ve açlığın kol gezdiği böyle bir dünya da değildi.
Ama bir de bakıyoruz, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla, bütün bu fenalıklara
imza atanlarla, Ali nin ardından methiyeler dizenler, yine aynı kimseler.
Muhammed Ali nin ruhu şad olsun. İnşallah kendisi gibi
Amerika nın varoşlarından çıkacak vicdanlı ve onurlu şahsiyetler eksik olmasın.
İnsanlık âleminin Ali gibilere gerçekten de çok ihtiyacı var. Fakat şu bozguncu
topluluk yine o bildik numaralarından birini çeviriyor, haberiniz olsun.