“Câhiliye dönemi” dendiğinde bunu, Asr-ı saâdet’in karşısına koyarak, belli bir zaman dilimine hasretmeyi çok iyi beceriyorlar da, “cehalet” anlayışının günümüzde de devam ettiğini hatırlarına bile getirmiyorlar. Dahası “cehalet”in icrası konusunda kendilerine ve çevrelerindeki insanlara hiç toz kondurmuyorlar. Oysa “cehalet” dün de vardı, bugün de! Hatta cehalet bu tür insanların içlerinde ve çevreleriyle olan ilişkilerinde dipdiri bir şekilde yaşıyor ve yaşatılıyor.

Özellikle insanlar arası ilişkiler söz konusu olduğunda, hakka hukuka uygun hareket etmeyi akıllarına bile getirmedikleri gibi, yapıp ettikleri her şeyin bir vebali olduğunu dahi düşünmeden “nefislerinin buyruğu” olan icraatlarına zerre kadar toz kondurmuyorlar.

Bunun bir göstergesi olarak aralarında “kan bağı” ilişkisi olanlar, yapılan haksızlıkları görmezden gelip, onların icraatlarını örtbas etmek için ellerinden gelen çabayı göstermekten geri durmuyorlar. Bu gibi hallerde kendilerini, “karşısında yer alınan” veya “düşmanlık beslenen kişi”nin yerine koyamıyorlar. Bu yüzden de “iletişim”in en önemli unsurlarından biri olan “empati”, insanlar arasında hoş bir söylem olmaktan ileriye gitmiyor.

Çirkinlikler, haksızlıklar görüldüğü ve hatta bizzat kendileri tarafından icra edildiği halde yine de kendilerini iyi bir “Müslüman” olarak tavsif etmekten geri durmuyorlar. Oysa hadîs-i şerifte ifadesini bulan “kendine yapılmasını istemediğin bir şeyin başkasına da yapılma” kuralını fiilen ediyorlar.

Sonradan görme bu tipler takkeli, sarıklı, cübbeli namaz kılmayı “şov”a (riyâ) dönüştürmekten de zerre kadar hayâ etmiyorlar. Namazı niçin kılıyorsun Hani kıldığın namaz seni kötülüklerden alıkoyacaktı demeniz halinde de yaptıklarını haksızlık, adaletsizlik olarak değerlendirme ferasetini gösteremiyor. Çünkü “nefsi” her bir değerin önünde…

Aleyhinde bile olsa!

Meselâ Cenâb-ı Allah, “Ey inananlar! Adaleti tam yerine geti¬re¬rek Allah için şahitlik edenler olunuz; kendi¬ni¬zin, ana babanızın ve yakınlarınızın aley¬hinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimse¬ler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayınız). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır (onları sizden daha çok kayırır). Öyle ise keyfinize uyarak doğruluktan sapmayınız. Eğer (şahitlik eder¬ken dilinizi) eğip bükerse¬niz ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı bilir” (Nisâ 4/135) buyurduğu halde.

Resûlullah da, “Kıyamet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevgili ve O’na en yakın yerde bulunanı adaletli idarecidir. Kıyamet gününde insanların Allah’a en sevimsiz ve O’na en uzak mesafede bulunanı da zalim idarecidir” (Tirmizî, “Ahkâm”, 4/1329; Nesâî, “Zekât”, 77) buyurduğu halde…

Kuşkusuz Müslüman olmak şeksiz şüphesiz inanmak ve teslim olmaktır. İnanmak ise aynı zamanda mümin kişinin bütün insanî unsurları içselleştirmesi demektir. İman, “inanıyorum” deyip kişinin istediği gibi hareket etmesi demek değildir. Gerçekten iman etmiş ve imanını içselleştirmiş mümin kişi, “Elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimse”dir. Nefsini putlaştırmadan, fakat “kibre karşı kibri de sadaka” bilip “dengeli” bir şekilde hareket etmesini bilen kişi erdemli olmayı hak etmektedir.

Yapılan birtakım hareketleri “ibadet” kılığına sokmakla insan ancak kendini kandırır. Çünkü ibadet, niyet ve eylemiyle bir bütündür. Niyette riya varsa harekette de riya vardır. Kişi niyetini en bilendir. Birtakım kılıklara girmiş kadın olsun erkek olsun bazı insanlar görürüz, bunlara içiniz bir türlü ısınmaz; sevemezsiniz, saygı duymak da gelmez içinizden.

Kişi insanlarla olan ilişkilerinde giyim kuşamıyla, hal hareket, söz ve eylemleriyle saygıyı hak eder. Bunlarda sorun varsa geri dönüşüm de aynı içeriktedir. Yani bir yere kadar insanları kandırabilirsiniz, fakat iyi niyet taşımadığı için içselleştirilememiş birtakım yapmacık hareketlerin kısa ömürlü olduğu görülür. Hangi yalan, hangi riyakârlık uzun ömürlü olmuş ki

“Üç günlük dünya, değer mi ” retoriğindeki muhtevanın doldurulmasında, söyleyeni, söyleneni, söyleme biçimi, ortamı, kişinin çevresi gibi birçok etkenin belirleyici olduğu görülür. Söylemek çok kolaydır, çünkü dilin kemiği yoktur. Fakat iş icraata gelince “değdiği” konusu öylesine önemli bir hal alır ki “gerçekten değermiş” dersiniz.

Resûlullah’ın yanına gelen adamın biri, “Ey Allah’ın resulü! Benim kölelerim var. Durmadan bana yalan söylüyor, ihanet ediyor ve baş kaldırıyorlar. Ben de onları azarlıyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden benim durumum ne olacak ” diye sondu.

Allah’ın resulü, “Onların sana karşı yaptıkları hıyanet, isyan ve yalanlar ile senin onlara verdiğin ceza hesaplanacak. Eğer senin verdiğin ceza, onların suçuna eşit olursa senin lehine ya da aleyhine bir şey yoktur. Eğer senin verdiğin ceza, onların suçundan az ise, bu lehine fazilet olacaktır. Eğer verdiğin ceza, onların suçunu aşarsa o fazlalığı ödemek zorunda kalacaksın ki bu senden kısas yoluyla alınacaktır” buyurdu.

Adamın ağlamaya başlaması üzerine Resûlullah, “Allah Teâlâ’nın, `Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz’ (Enbiyâ 21/47) âyetini okumuyor musun ” buyurdu.

Bunun üzerine adam, “Vallahi, ey Allah’ın resulü! Hem kendim hem de onlar için birbirimizden ayrılmaktan daha hayırlı bir yol kalmadı. Şahit olunuz, onların hepsi de hürdür” (Tirmizî, “Tefsîr”, 21)dedi.

Bütün bunlardan sonra başımızı iki elimiz arasına alıp, düşüncelerimizin ve duygularımızın “hür” olduğunu söyleyebilir miyiz Allah adaleti emrederken (Nahl 16/90), kendimize “Adalet benim neyim olur ” diye sorup, vicdanımızı yürürlükte tutarak dürüstçe bir cevap verebilir miyiz Ana babamızın, akrabalarımızın aleyhinde bile olsa “doğru bildiğimizi” söyleyebilir miyiz, yoksa “Dokuz köyden kovulurum” diyerek “ama onlar…” demeyi mi tercih ederiz İşte bütün mesele!