Çok keyifli bir sohbet gerçekleştirirken, birden bire heyecanlandı, gözlerinin içi ıslandı, duygu patlaması an meselesi haline geldi. Elleriyle birlikte sesi de titremeye başladı. Yine de konuşmaya devam ediyordu. Kullandığı cümleler arasındaki bağ kopmaya, birbirine yakın da olsa konuşulan konular değişmeye başladı, fakat yılların kazandırdığı olgunlukla soğukkanlılığını koruyarak gözlerinden yaşın boşanmasına engel oldu. Bütün zorlamalarına rağmen ne konunun ne de bedensel değişiminin etkisinden kurtulabiliyordu. Bu halin daha ileri gitmemesi için de fena halde kasıyordu kendini…

Konuşmayı / sohbet etmeyi sevdiği için midir, yoksa anlattıklarının etkisinden konuşarak kurtulmak için midir bilemiyorum ama susmak yerine sürekli konuşmayı tercih ediyordu. Belki de konuşarak duygularını bastırmak istiyordu, belki de zembereği boşanmış saat gibi kendini tutamaz bir halin etkisi altındaydı. Ben de onu dinlerken olup bitenleri anlamakta zorluk çekiyordum. Nereden çıkmıştı böyle bir konu Oysa benim niyetim kısa bir veda ziyaretiydi.

Başka bir ihtimal de, kendini dinleyen birini bulmuştu da konuşmak mı istiyordu Mâlûm konuştuklarınızı anlayacak veya sözünüzü dinleyecek insan bulmak çok zordur. Her şeyden önce de, o insana “güven” duymanız gerekir. Belki de “güven” duygusu onu konuşturuyordu. Kim bilir heyecanının sebeplerinden biri de kendisinin anlaşılmış olduğu bir süreci yaşıyor olmasıydı.

Zaten onun “monolog” şeklindeki “konuşma”sı veya zevahiri kurtarmak için söyleyelim yaptığımız “sohbet” sırasında, “Çevremde insan çokluğuna rağmen konuşabildiğim bir tek kişi var!” demesi de bu durumu açıklar mahiyetteydi. “Bir tek kişi” dediği de aynı iş ortamında aynı kaderi -yani kariyer sahibi ve bekâr- paylaştığı bir hanımdı.

“Biz `aile’ye çok düşkünüz; aile bireyleri olarak her birimiz birbirimizi sıkça arar, birlikte olur; günü, haftayı hep birlikte geçiririz” diyordu. “Annem” dediğinde de sesinin rengi bile değişiyordu. Çocukluğuna giderek, “Dedem çok tonton biriydi, beni çok severdi. Evimizin çok güzel bir bahçesi vardı. Dedemi orada hep abdest alırken hayal ederim. Anneannem dedemin aksine sessiz biriydi, onu da çok severdim, fakat dedemin benim üzerimdeki etkisi çok daha fazlaydı. Onlar uzun bir ömür yaşadıktan sonra vefat ettiler. Çok üzüldüm; annemin ve babamın sevgisi bu süreci çabuk atlatmama vesile oldu.

Annem ve babamla olan ilişkim, öylesine güzel bir yoğunluk kazandı ki onlarla “sonsuz”a kadar yaşayacağım duygusu hâkimdi benim zihin ve gönül dünyama! Çocukluktan çıkıp “gençlik” dönemlerimi yaşarken de benzer duyguları yaşadım.

Yirmi bir yaşında bir devlet kurumuna “memur” olarak atandım. Bundan sonra işim ve ailem benim her şeyim oldu. Artık işimle “evli” gibiydim; üzerine düşen her şeyi yapmak, bilmediğim konuları öğrenmek ve hep “başarmak” istiyordum. Âmirlerimin bir dediğini iki etmiyor, her söylenileni yapıyor, hiçbir işimi sonraya bırakmıyordum. Tam bir işkolik olmuştum.

İşten eve gelince de bütün yorgunluğumu unutuyordum, çünkü annem benim mutluluk kaynağımdı, onu çok seviyordum. Annem yaşlanırken benim yaşımın ilerlediğinin farkında bile değildim. Hayat bu şekilde devam ederken bir gün geldi babam vefat etti, müthiş bir şekilde sendeledim. Kendi kendime “Neler oluyor ” dedim, fakat “annem”, kendimi sorgulamamın paratoneri oldu. Bu sefer anneme sıkı sıkıya sarıldım. Babam yoktu fakat o vardı. Annem çok iyi bir insandı. Benim her şeyimdi.

Hayat devam ediyordu, fakat çevremdeki insanlar azalıyordu. Öyleyse “Ben de yoluma devam etmeliyim” diyerek sekteye uğrayan yerden itibaren hayatı aynı heyecan ve şevk içinde sürdürmeye çalıştım. Bu arada daralan dünyamı genişletmek istercesine, çevreye daha bilinçli olarak açıldım. Çevre dediysem de uzakları, sokağı, iş ortamını aklınıza getirmeyiniz; diğer yakın akrabalarımı kastediyorum. Yeğenlerimle çok yakından ilgilenmeye başlamıştım. Onlarla birlikte oldukça ve onların varlığını çevremde hissettikçe çok mutlu oluyordum, dolayısıyla başka arayışlar içinde olmadım. “İş” ve “aile” benim yaşadığım en güvenli iki limandı.

Gel zaman git zaman annem hastalandı, uzun bir hastalık dönemi yaşadı, artık o benim çocuğum olmuştu. Ona bakmaktan büyük mutluluk duyuyordum. Sabah işe giderken ablam geliyordu, annemi ona teslim ediyor, akşam işten çıkar çıkmaz da koşarcasına gelip görevi devralıyordum ertesi gün iş vaktine kadar…

Hayat böyle devam ederken bir gün geldi, en büyük dayanağım olan annem vefat etti. Aslında ölüm geliyorum diyordu. İşte o zaman benim bütün dünyam yıkıldı. Kendimi boşlukta hissettim. Evde tek başıma kalmıştım. Bütün sevdiklerim sanki beni yokluklarına alıştırırcasına birer birer terk edip gitmişlerdi. İnanır mısınız, vefatının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen hâlâ annemin öldüğüne kendimi inandırabilmiş değilim. Onun bütün hatıraları, canlılığını koruyor benim gönül ve hatta fizik dünyamda…

Şimdilerde başımı iki elimin arasına alıp düşünüyorum, kendimi ve olup bitenleri sorguluyorum: “Acaba aileye bu kadar düşkün olmak yanlış mıydı ” diye… Çünkü aileme bağlılığım bana “evliliği” hiç düşündürmedi. Kimse de bana evlenmem gerektiğini söylemedi. Gençliğimde önüme de, bana evliliği düşündürecek biri çıkmadı.

Şimdi yalnızım, iş hayatında belli bir kariyer edindim, bulunduğum yere memur olarak başladım, bugün oranın en üst noktasındayım. Büyük mücadele verdim, bu makamı elde etmek yıllarımı aldı, başka bir ifade ile kariyer bana çok pahalıya mal oldu. Kabullenmek istemesem de yaşım epey ilerledi. Bugünlerde kendimi fena halde “boşluk”ta ve “yalnız” hissediyorum.

Sözün özü, “Acaba aileme bu kadar bağlı kalmakla yanlış mı yaptım, bu yüzden mi evlenmeyi düşünmedim Uzun zamandan beri içten içe bir hesaplaşmayı yaşıyorum. İnanır mısınız bunu da ilk defa sizinle paylaşıyorum, epey zamandan beri zihnimde sorguladığım bu düşünceleri, sizinle paylaşma cesareti buldum. Bugün, ileriye doğru `iradeli’ olarak nasıl bakacağımı bilemiyorum, şimdilerde rüzgâr götürüyor beni!”